|
| Müziğin Felsefi Açıdan Değerlendirilmesi (1) - (SAYI 5)
|
V Müzik Nedir? V Müziği "Güzel Kılan" nedir? V İnsanlığın Kültür Mirası sorunu nasıl cevaplıyor? Meseleye, kısaca ve elden geldiğince basit olarak, felsefe tarihi boyutunda verilen yanıtlar çerçevesinde ele alacağız. İşte, bu konuya ışık tutan önemli filozofların düşünceleri: KONFÜÇYÜS Konfüçyüs, müziği, "tonların bir verimi" olarak tanımlıyor. Ünlü düşünür, tonu da şöyle belirliyor: - - Duygular içten geldiği zaman ses halinde kendilerini gösterirler. Bu seslerin bir sıra halinde konulmasına ton, denir.
- - Müzik, gök ve toprak arasında bir ahenktir. Müzik gökten meydana gelir.
Konfüçyüs'ün felsefesine göre, insanla varlık arasında müzik yoluyla bağ kurulur: Müzik, insanın doğasını düzenleyen, O'nu uyumlu bir hale getiren önemli bir öğedir... Tonların etik bir etkisi vardır. Ahenkle oluşturulan müzik iyi ruhları yönetir, insanı etkileyen fena tonlar bozuk bir hava yaratır. Oysa, iyi tonlar insana tesir eder ve iyi bir hava yaratır. Konfüçyüs'e göre, müzik sadece tek tek insanlara etki etmekle kalmaz... Müziğin etkisi, bütün topluma, tüm ülkeye ve insanlar arasındaki tüm ilişkilere kadar uzanan bir etki alanına sahiptir. Pythagoras: Pythagoras felsefesine göre, sayılar, matematiğin ilkeleridir. Ancak sayılar, böylelikle, aynı zamanda varlığın da ilkeleridir. Sayılarda ise, armoni özellik ve bağıntıları bulunmaktadır. Evren, büyük bir armoni ve sayı köküne dayanır. Hareket eden gök cisimleri belirli aralıklarla belirli sesler çıkarırlar. Pythagoras müzikteki uyumun tamamıyla sayıya dayandığını, tellerin ya da borunun uzunluğu ile onlardan çıkan ses perdeleri arasında matematik bir bağıntının olduğunu bulgulamıştır. Pythagoras, bu görüşünü, yıldızlar, güneş ve ay gibi gök cisimlerinin yeryüzüne uzaklığına da uygulayarak evrenin uyumlu sesler veren bir birlik oluşturduğu düşüncesine kadar uzatır... O'na göre, kozmik hareketin bu dönüşüne insan ruhu da uymaktadır... Ayrıca Pythagorasçılar, müzikteki ahengin etkilerini de sayıya dayandırmakta ve yerinde kullanıldığı takdirde müziğin insan sağlığına büyük yardımı olacağını kabul etmektedirler. Vücudun temizlenmesi için nasıl hekimlik sanatı bir araç ise, ruhun temizlenmesi için de müzik aynı nitelikte bir araçtır. PLATO (EFLATUN) Konfüçyüs ve Pythagoras'ın gördüğümüz müziğin bir "etki öğretisi" olduğu biçimindeki anlayış, Platon ve Aristoteles düşüncesi ile geliştirilerek, sürdürülmüştür. Bu noktada benimsenen temel düşünce özetle şöyledir: - - Seslerin hareketi ile insan ruhunun hareketlerini, gizemli bir benzerlik bağıntısından ötürü birbirine bağlayan müzik, ruh hareketlerini, tutkuları, sevinci ve hüznü yalnızca yansıtmaya değil, aynı zamanda dinleyicide doğrudan doğruya yeniden meydana getirme etkisine de sahiptir. Ancak, dinleyicinin ruh yaşamı müzik yoluyla etkilenirse, böylece bu sanat gizemli bir gücü de ele geçirmiş olur. Müzik, yanlış kullanılırsa, kötü sonuçlar doğurabilir.
Eski Yunan felsefesinin babası sayılan Platon (Eflatun), tasarladığı ideal "Devlet"inde müziğin yeri üzerinde önemle durmuştur. O'na göre, - - Devletin en yüksek ödevi, yurttaşlarını erdeme uygun tarzda eğitmek ve yetiştirmektir. O halde şu soruyu sormak gerekir: "Söz konusu yetiştirme nasıl olmalıdır?
Devlet adlı başyapıtında Platon'un bu soruya verdiği yanıt çok açıktır: - - Bir insanın eğitilmesi yönünde, beden için idman ve ruh için müzikten başka bir yol yoktur...
Platon müzik eğitimine söz sanatlarını da katıştırmaktadır. Platon'a göre, - - Melodi üç şeyin karışımıdır: söz, makam ve ritim.
Söz, ağlar ve vahların dışında oluşmalıdır. Makam ve ritmin, sözlere uyması gerekir. Değişik ve çok çeşitli ritimler Platon için olumlu öğeler değildir. Ritmin, - - Hem yiğitçe ve hem de ölçülü bir hayata uygun olanları, benimsenmelidir.
Bütün bunlardan amaç, müzik eğitimi sayesinde yurttaşların iyi bir insan olarak yetiştirilmesidir. Görüldüğü gibi Platon'da sanat ve müzik, insanda bıraktığı duyusal etkiye göre etik açıdan değerlendirilmekte, estetik kaygılar ise göz ardı edilmektedir. ARİSTOTALES Aristoteles de müzik konusunda Plato ile benzer düşünmektedir. O'na göre müzik ve trajedi yoluyla dinleyicinin ruhunun kötü duygulardan temizlenmesi sağlanmalıdır. Aristoteles şuyle demektedir: - - Tragedyanın ödevi, uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu tutkulardan temizlemektir. İzleyici, sahnede canlandırılan bu tür duygular veren olayları yapay olarak yaşar ve kahramanlarla kendini özdeşleştirerek, kendi içindeki benzer duyguları açığa çıkartır... Ve böylelikle de onlardan kurtulmuş, onları arındırmış olur.
Arsitoteles'e göre müzik, tragedyanın çok önemli bir öğesidir. Müzik, ruh eğitiminde, hoş vakit geçirmede, ruhun yükseklik duygusu kazanmasında önemli bir rol oynar. - - Ritim ve melodiler çeşitli ruh hallerinin yansıtılmasının aracılarıdır. Müzik, duygusal bir gelişme sağlar, O'nu yükseltir, yüceltir.
Ortaçağ Etkisi Tüm Ortaçağ boyunca felsefenin görevi, dinsel dogmaların akılla kanıtlanması işlevini üstlenmiştir. Bu sürecin belirgin niteliğini belirtmek için, felsefe söz konusu çağ içinde "Dinin Uşağı" biçiminde adlandırılmıştır. Dolayısıyla müzik de, Ortaçağ'da dinin hizmetine girmiş bulunmaktadır. Sözönü ettiğimiz bu etki doğrultusunda Cicero'nun çağdaşı olan Philodemus ve daha sonra ünlü septik Sextus Empiricus, Pythagorasçı, Platoncu, Aristotelesçi ve Stoacı öğretilere karşı yıkıcı bir eleştiriye yöneldiler. Onlara göre, - - Tonlar, kendi başlarına ruhun hareketlerini tek yönlü olarak meydana getirmeye veya yeniden yansıtmaya yetili değillerdir. Müzik, tonların bir oyunundan başka bir şey değildir. Tonlar ve ton kombinasyonları, işitmenin dolaysız tat alımından başka bir ereğe sahip değildir.
Bu kuramın izleri, modern felsefede Kant'ın müzik estetiğinde görülmektedir. RÖNESANS DÖNEMİ Rönesans'ın müziksel duyusal-etki öğretisi, antik duyusal etki öğretisini aşarak sürdürmektedir. Antik müzik estetiği, müziğin etkisini, tutkuların uyandırılmasını, yeni (Rönesans) duyusal etki öğretisi ise, müzik yoluyla tutkuların ortaya konumunun önemini öne çıkarır. Müziksel beğeni, müzik yoluyla meydana gelen duyusal etkilerin yaşanmasından çok, bu etkilerin kavranmasında, yani bir ifadenin kavranmasında oluşur. İfade edilmiş olan şey, tonların bir içeriğidir, ama tonlardan farklıdır. Bir müzik yapıtında iki asıl değer, birbirlerine karşı durmaktadırlar: 1.- Biçim 2.- İçerik. Bu iki öğe, bir arada şu biçimde olurlar: Müzik yapıtının estetik değerinin belirleyen biçim midir; yoksa, içerik midir? İşte bu önemli soru ilk kez bu dönemde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Estetik değerin belirlenmesindeki üstünlüğü biçime tanıyan görüşler, biçimsel estetiği öne çıkartmışlar; içeriğe tanıyan düşünürler ise, içerik estetiği kavramının altını çizmişlerdir... Rönesans'ın en büyük müzik kuramcısılarından1620 yılında Pietro della Vale soruna yeni bir görüş katmıştır: - - Müzik, insansal tutkuların ifadesidir.
Böylece, eski Yunan'dan Rönesans'a taşınan "duyusal etki öğretisi"ne uygun olan "yeni" tanım, sonunda böylece saptanmış oldu. 17. ve 18. Yüzyıllar Bu çağdaki düşünüş biçimlerine göre, müziksel biçimin güzelliği yanında bir de müziksel ifadenin gerçekliği sorunu ortaya çıkar. Bu gerçeklik çerçevesinde Aydınlanma Düşüncesi'nin müzikçi ve estetikçileri için estetik beğeninin daha derin ve geniş bir kaynağı bulunmaktadır. - - Bu anlayışa göre müzik, dünyaların ses veren armonisidir, küresel, merkez sanattır.
Müzik sayılara indirgenerek, bilim ölçeğinde ele alınır ve antik matematiğin uzantısında bir parça alanı oluşturur. Ussalcı (rasyonalist) filozof G. W. Leibniz şöyle demektedir: - - Müzik ruhların coşkunluklarının bilinçsizce (bir) sayımıdır.
Leibniz'e göre, müziksel beğeni, müziğin içinde yer alan orantıların bilinçsiz bir sayımından başka bir şey değildir. Böylece, müziğin güzelliğini belirleyen öğe, en yüksek ussal (akla dayanan) bir yetkinlik olan matematik yetkinliktir. Böylelikle estetik yaşantı, açık olmayan ve oldukça muğlak bir bilgi alanıdır. J. J. Rousseau, müziğin dilden doğup doğmadığı ya da müziğin dilden bağımsız bir ilk-kaynağı olup olmadığı sorusu üzerinde durmuştur. Müziğin duyusal etkilerden ortaya çıkıp çıkmadığı veya onun biçimsel doğanın armoni ve melodi bağıntısı olup olmadığı soruları da önemli tartışmaları beraberinde getirmiştir. KANT Kant, modern estetik felsefesinin kurucuları arasındadır. Kant ilk kez, estetik yargı sorununu ortaya atmıştır. Bu, onun estetik felsefesi dalındaki en önemli başarısıdır. O'na göre, - - Beğeni yargısının konusu olan "hoş", duyudur. Hoşa giden, duyuları doğrudan doğruya etkileyen şeydir. Bu, müzik söz konusu olduğunda tondur, resimde renktir.
Kant şöyle demektedir: - - Sanat, duyu organlarımızla algıladığımız duyumların ahenginin (geriliminin) çeşitli derecelerinin orantısından oluşmaktadır... Yani "duyu"nun sesinden başka hiçbir şeyle ilgili olamaz ve sözün bu geniş anlamında sanat, işitme ve görme duyumlarının sanatsal oyununda müzik ve renk sanatı diye ayrıştırılabilir. Duyumların değişken karakterli bu özgür oyunu müzik olarak adlandırılır.
Gelecek sayımızda devam edecektir.
|
|
| Müziğin Felsefi Açıdan Değerlendirilmesi (2) - (SAYI 6)
|
V Müzik Nedir? V Müziği "Güzel Kılan" nedir? V İnsanlığın Kültür Mirası sorunu nasıl cevaplıyor? Meseleye, kısaca ve elden geldiğince basit olarak, felsefe tarihi boyutunda verilen yanıtlar çerçevesinde ele alacağız. İşte, bu konuya ışık tutan önemli filozofların düşünceleri: (Dergimizin 5. sayısından devam...) Herder Çoğunlukla tarih felsefesi yazılarıyla tanınan ünlü filozof J. G. Herder, dil ve müzik felsefesiyle de ilgilenmiştir. Herder de, Rousseau gibi insanoğlunun ilk dilinin, şarkı söyleme olarak ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Herder, şarkı biçiminde ortaya çıkan ilk-dilde, onun şiir sanatıyla olan yakın akrabalığının temelini görmektedir. O'na göre müzikal şiir, genel müziksel estetiğin kapısının önündeki büyük avludur. Herder'e göre, işitme sinirlerinin çeşitliliğinde ton ve ton kütlelerinin çeşitliliğinin de bulunması gerekir. Müzik, tam bir etki sağlamak için sözle zorunlu olarak tamamlanmaya muhtaçtır. Herder şöyle yazmaktadır: - - Müzik, dar anlamda eş-duyum sanatıdır. Tüm canlıların ve evrenin eş-duyumsal bağlantısı ve estetik formülüdür.
Heinse Wilhelm Heinse, "Müziksel Diyaloglar" isimli eserinde, kendi zamanının düşünürlerinin tersine, müziğin doğal beğeni kavramından çıkarılabileceğini asla kabul etmez. Heinse şöyle yazmaktadır: - - Konumuz müzik biliminin derinlikleri içindedir. Bizler, bilinmeyen kurallara göre iş görürüz. Opera, tümüyle doğal olmayan bir şeydir. İdeal değerde trajedi ve komediye dayandığı söylenir. Şair doğayı taklit etmez, tersine onu daha yetkin kılar. Besteci ise, doğayı daha da yetkinleştirir. Gerçekten usta işi bir yapıtta her şey birleşmiştir: Derin duygu, sanatın zenginliği, salt güzellik, bütünde ve parçalarda orantı, erdemli işlemeler ve soylu süs... İçeriğin olmadığı yerde, en güzel biçimde, ancak rüya ile gölge ve boş bir hava oluşumu vardır.
- - İfadenin kalıcı olan ve genel olan şeyi, armoni ve ritimdedir. Melodi, bu ikisinden kendi canlı olan şeyini yaratır. Bu üçü birlikte olmak zorundadır... Ama birincisi en önemli olan şeydir. Melodi bir izlenimi veya tutkuyu ortaya koyan tonların bir dizisidir. O, müzikte, özellikle karakteri gösterir. Melodinin güzelliği, soylu ve özgür yaşamın en yüksek idealini ortaya koyar ve bu anlamda o, genellikle tüm müziğin en güzide olan şeyi, olarak adlandırılabilir.
Heinse, müziğin kaynağının dilin söylenişinde olduğu görüşüne karşı şu kanıtı ileri sürer: - - Daha yüksek ya da alçak tonlar, yani melodik olan şey, dilde bulunmaz. Güçlü bir söyleyiş, eğer tonlar uygun bir dizilişte bulunmazsa, henüz müzik değildir. Müziğin dilinin ve dilin müziğinin başardığı şeyin ne olduğunu yanıtlamak, karara bağlamak, güç olduğu kadar tehlikelidir de... Dil, müziğin giysisidir; ama, müzik dilin giysisi değildir.
Heinse, şöyle devam ediyor: - - İtalyan ve Fransız Romans müziğini İtalyan dili yaratmış değildir... Tersine bu müzik, kalbi ve ateşi yaratmıştır!.. Dansın, sıradan adımlamaya ve yürüyüşe... veya hece ölçüsünün, sıradan düzyazıya karşı olması gibi, şarkı da sıradan konuşmaya karşıdır... İçerik, müzikte diğer sanatlarda olduğundan daha yüksek bir biçimde mevcuttur. Demek ki, müziğin asıl kaynağı kalpte bulunur... Söyleyişte değil!..
J. W. Goethe Goethe'nin müzik hakkındaki düşünceleri, çeşitli yazılarında, konuşmalarında, mektuplarında dağınık biçimde yer almaktadır. Goethe müziği, kutsal ve dünyasal müzik olmak üzere ikiye ayırır. Goethe şöyle yazmaktadır: - - Dünyasal müzik, tamamen güler yüzlü olmalıdır ve asla kutsal olanla karıştırılmamalıdır; aksi halde bizi yanılgıya götürür. Sanatın soyluluğu, olağanüstü büyüklükte ancak müzikte gerçekleştirilebilir. Çünkü, tamamen biçim ve içerik olan müziğin ortaya koyduğu her şey yüce ve soyludur. Kutsal olan kendi soyluluğuna uygundur. Burada müzik, tüm zamanlar ve dönemlerde aynı kalan hayat üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Kilise müziğinin kutsallığı, halk ezgilerinin güler yüzlülüğü ve şuhluğu, hakiki müziğin çevrelerinde döndüğü iki dayanak noktasıdır. Bu iki noktada müzik, her zaman önlenemez bir etki gösterir: Tapınma ya da dans!..
Goethe'ye göre besteci, şiirsel ritmin karşısına usul bölümlerini ve usul hareketini koyar. Burada müziğin şiir üzerindeki egemenliği kendisini açıkça göstermektedir. F. W. Schelling Schelling, sanat felsefesini felsefenin doruk noktasına koyan romantik ve idealist bir filozoftur. O, felsefeyi ilkin kuramsal ve kılgısal diye ikiye ayırır. Ve sonra da onu (bütünlüğe kavuşturan) sanat felsefesi ile taçlandırır. Schelling şöyle yazmaktadır: - - Biri Tanrı'nın, diğeri sanatçının yarattığı iki evren vardır. Yaratma gücünü Tanrı'dan ödünç alarak, onun yarattığı evrenin karşısına ikinci bir evren olarak sanat dünyasını koyan sanatçıdır. "Tanrı" sözcüğünü kullanmaktan olabildiğince çekinen Kant, sanatı, doğanın sanatçı eliyle yeniden yaratılması olarak görmüştü. Sanatçı, dehasını, doğadan alır. Zaten, Kant için de, Schelling için de sanat yapıtı, ancak bir deha ürünü olabilir... O, ya bir deha ürünüdür ya da hiçbir şeydir. Orta kırat sanat yapıtı diye bir şey olamaz!..
Schelling şöyle devam ediyor: - - Daha açık bir deyişle sanatçının yarattığı biçimler, karşımızdaki nesnelerin birer kopyaları değil, tersine onların asıllarında oldukları gibi (yani onların ide'lerinin) doğrudan, dolaysız görünüşleri ya da kopyalarıdır. Başka bir deyişle, nasıl Tanrı, nesnelerin ide'lerinden onları yaratmışsa, sanatçı da aynı ide'lerden onların görünüşlerini yaratmıştır... Ancak, sanatın biçimleri olarak...
Schelling, müziği en reel sanat olarak görmekle onu sanat dünyasının temeline koyar ve bütün sanat dünyasını bu temel üzerinde yükseltir. - - Sanat dünyası, evren ile doğa ile aynı yapıda olduğundan, ilk meydana gelen şey doğada ses, sanat dünyasında da ses sanatı olan müziktir. Bu bakımdan Schelling, Pythagorasçı düşünceye bağlıdır. Ses ilk meydana gelen olarak tek boyuta sahiptir. Bu boyut zamandır.
- - Zaman ise, bir art-arda oluş biçimine sahiptir. Bu nedenle müziğin zorunlu biçimi, art arda oluş şeklidir. İcra edilen anlamda bu art arda oluş boyutunda ortaya çıkan müzik, hiçbir uzamda tespit edilemez. Ama onun bir bakımdan tespit edilmesi gerekir. Aksi halde, onu yeniden icra etmek olanaklı olmayacaktır. Müziğin tespiti "nota" ile olur. Nota ise, sayısal bir ifade, yani nümerik bir şeydir. Bir sesi bir nota ile göstermek, onu numaralamak ve sesleri numaralandırmak da, onları saymak demektir.
- - Demek ki müzik, bir sayma işlemidir... O halde burada sayılan nedir?
Schelling, bu soruya, yukarıda alıntıladığımız Leibniz'in sözüyle yanıt verir. - - Sayılan ruhtur, ruhların coşkunluklarıdır. Sayan da ruhtur. Ama ruh, bu sayımı bilinçsizce yapar. Çünkü burada ruh, henüz reel olanda bulunmaktadır. Sanatçı ruhu bu durumdadır. O, tıpkı doğa gibi, vakurca yaratır; ama yarattığını bilmez... Bilmek onun işi değildir. Doğa da bilmez. Doğa kendi bilincine ancak insanda ulaşmıştır. Sanatı bilecek olan da onun yaratıcısı değil, ona bakan, onu algılayan filozoftur. Yaratmak sanatçının; bilmek ise, filozofun işidir.
A.W.SCHLEGEL Romantik çevrelerin önde gelen temsilcisi A. W. Schlegel'dir (1767- 1845). Ancak, onun müziğe ilişkin yazıları hiç de romantik bir coşkunluk ortaya koymamakta; tam tersine, soğukkanlı, bilgili, öngörülü bir düşünürün çalışması olarak görünmektedir. Schlegel, müziği, dansı ve şiiri, üç doğal sanat olarak gösterir. O, ritmi, algılama yetisini, bedensel örgenleşmeyle bağlantılandırır O da Schelling gibi, yeni müzikte ritmik olanın tamamen söndürüldüğü veya tabi kılındığı ve onun boşluğunun armonik zenginleşmeyle doldurulduğu kanısındadır. Ona göre, müziğin yapıcı öğeleri ritim, modülasyon ve armonidir. Ritim en genel anlamda, tonların zaman dizisine ilişkin olan her şeydir. Modülasyon, yük- seklik ve belirlenebilir bağıntılara göre olan derinlik açısından tonların değişimidir. Armoni, tonların birbirleriyle olan bağıntısında onların niteliğine ilişkindir. Schlegel, müzik estetiğinin en temel güçlüğünü şurada bulur: Müzik, bir yandan duyusal etkiyi ve ruh hareketlerini ifade eder; diğer yandan da, bir dereceye kadar matematiksel hesaplamaya elverişli olan tonların armonik bağıntılarına dayanır. Bu nedenle, burada matematiksel bir oyalanmadan başka bir şey olmadığı söylenmiştir. Öyle ki, bu oyalanma, bizim müziği işitmemiz suretiyle ruhumuzu inşa eder: ses veren cisimlerde tınıların meydana gelişinde ilerleyen şeyin (titreşimlerin) gözlemi yoluyla tonların doğası araştırılmıştır. Bu tarzda konsonans (ses uygunluğu) ve disonans (ses uygunsuzluğu) duygusu, tonlarda ortaya çıkan titreşimlerin sayısal bağıntılarından çıkarılarak açıklanmak istenmiştir. Yani, kolaylıkla hesap edilen, birbiri ardına gelen titreşimler armonik, hesap edilemeyenler değildir... Ama bu varsayım, Rousseau'nun da göstermiş olduğu gibi, asla tatmin edici değildir. Çünkü sayıların, sözünü ettiğimiz bu orantıları, müzik yapıtının yapıcı öğeleri olan konsonans ve disonansın dereceleriyle asla uyuşmaz. Gerçekte matematiksel olarak belirlenebilir bağıntılar, ifadenin veya ideal içeriğin ereğine hizmet eden aracın ortadan kaldırılmasından başka bir şey değildir. Bizim duyularımız arasında asıl olan, içsel olanı işitmedir. G.W.F. HEGEL G. W. F. Hegel ( 1770-1831 ), sanatlar sıralamasında "romantik sanatlar" başlığı altında, resimden sonra ikinci sırayı müziğe, sonuncusunu ise, söz sanatlarına (şiire) verir. Bu sıralama, aynı zamanda Tin'in (Geist) kendine dönüş, kendini açma ve bilme sürecinin evrelerini göstermektedir. Hegel, müziği, izlenimin (duygunun) ve ruhun sanatı olarak anlar. Etki bakımından müzik, "doğrudan doğruya ruha yönelen sanat"tır. O, içsel değişimleri, kalbi ve ruhu harekete getirir. Müziğin gereci, titreşimin sonucu olan tondur. Bu açıdan müzik, plastik sanatlarla şöyle karşılaştırılır: - - Ton, plastik sanatların gereci karşısında tamamen soyuttur. Kütle ve renk, nesnelerin geniş, çok biçimli bir dünyasının biçimlerini alır ve onu kendi gerçek varlığı bakımından ortaya koyar; tonlar bunu yapamaz. Tonlar, yalnızca en derin ruhta, kendi ideal öznelliğinde kavranan ve hareket eden ruhta yankılanır.
Hegel'e göre müziğin en yakın akrabası, şiir sanatıdır. Bunun nedeni, her ikisinin de aynı gerece, yani tona bağlı olmasıdır. Hegel, müziksel ifade araçlarını da şöyle belirler: 1.- Mezür (zaman ölçüsü), usul ve ritim. Bunlar müziksel tonların salt zamansal yanı ile ilgilidir. Bu müzik için ilk temeldir. 2.- Armoni, müziğin daha esaslı olan şeyidir. 3.- Melodi: Armoninin yalnızca ton dünyası için olan zorunluluk yasasını kapsamasına karşın, melodi müziğin poetik olan şeyidir, ruhun dilidir. Müziğin poetik yanı, onun son alanıdır. Hegel için müzikçi, yapıtına, doğrudan doğruya reel duyguları değil; tersine kendi reel ben'inden çözüp, yalnızca kendi hayal gücünde yaşayan ve yeniden (ancak) dinleyicinin hayal gücünde oluşan ideal duyguları koyar. Hegel'e göre, müziğin içsel olan öğesi, duygular değil; biçimlerdir... A. SCHOPENHAUER A. Schopenhauer (1788-1860), "İstenç ve Tasarım Olarak Dünya" adlı ana yapıtının ilk cildinde müzik görüşünü bir bütün olarak ortaya koymuştur. Filozofun daha sonraki yazılarında ilkece yeni bir şey yoktur. Schopenhauer, bilinen Hegel düşmanlığıyla "sefil Hegelcilik"ten ve bunun "şarlatanlığı"ndan söz etmesine karşın, bu iki filozofun müzik üstüne olan düşüncelerinin temelinde yakın bir akrabalık vardır. Hegel gibi o da müziği, duygunun sanatı olarak anlar. Karamsar felsefesinde sanatı, bir kurtuluş yolu olarak gören Schopenhauer için müzik, istencin her kımıldanışını, her çabasını, geniş anlamıyla aklın duygu olarak içerdiği her şeyi boyar ve resmeder. Bundan dolayı sözcüklerin, aklın dili olması gibi, müziğin duygunun ve tutkunun dili olduğu her zaman söylenmiştir. Yine Hegel'le uyumlu olarak Schopenhauer, müziğe özgü belirsizliği de kabul eder: Ünlü filozofa göre müzik, o, bu veya şu tek ve belirli sevinci veya hüznü veya acıyı veya dehşeti veya sevinç taşkınlığını veya ruh dinginliğini değil... fakat sevincin, hüznün ve diğerlerinin "kendi"sini... onların özel olan şeyini, hiçbir eklenti ve motif olmaksızın (doğrudan) ifade eder. Schopenhauer, daha önce Schelling'de bulduğumuz, müziksel yaratmanın bilinçsizliği ve buna uygun olarak da müziksel anlamanın bilinçsizliği düşüncesini benimser ve kendi görüşünün tüm derinliğinde ortaya koyar. Schopenhauer şöyle yazmaktadır: - - Müziğin, ifade edilemez içsel olan şeyi şuna dayanır: Müzik bizim en içsel özümüzün tüm kımıldanışlarını yeniden verir, ama hiçbir gerçeklik olmaksızın ve kendi ıstırabından uzakta.
Bu bağlamda Schopenhauer, Leibniz'in; - - Müzik, metafizikte bilinçsiz bir alıştırmadır; sözünü ettiğimiz metafizikte ruh, felsefe yaptığını bilmemektedir, sözünü şöyle sürdürmektedir:
- - Çünkü bilmek, her yerde soyut kavramlara oturtmak demektir. Oysa müzik, kavramlara karşıt konulmuş olan bir kavramdır: Bilginin asıl karşıtı duygudur. Duygu sözcüğünün ortaya koyduğu kavram, tamamen negatif bir içeriğe sahiptir. Yani bilinçte şimdi olan bir şey, kavram değildir; aklın soyut bilgisi değildir. [Hangi türden olursa olsun] sanat için kavram, daima verimsiz kalır. Onun alanı bilimdir. Tüm halis sanat, algısal bilgiden çıkar, kavramdan değil. Kavramlar, yalnızca algıdan soyutlanmış biçimleri; sanki nesnelerin onlardan çekip çıkarılmış kabuklarını içerir. Buna karşın müzik, tüm biçimlemenin (oluşumun) öncesindeki en iç çekirdeği veya şeylerin kalbini verir.
Schopenhauer düşüncesini şöyle sürdürmektedir: - - Müzik, sanki "drama"nın ruhudur. Müzik için tutkular, istenç hareketleri düpedüz vardırlar ve o, Tanrı gibi yalnızca kalpleri görür.
Schopenhauer, müziğe diğer sanatlara göre varlıkbilimsel bakımdan daha öncelikli bir yer verir: - - O [müzik], diğerlerinden büsbütün ayrılmış olarak durur. Biz onda dünyadaki varlıkların herhangi bir "ide"sinin taklidini, yinelemesini bulamayız: Buna rağmen o, çok büyük ve olağanüstü yetkin bir sanattır ve insanın en içsel varlığını çok güçlü olarak etkiler. O halde müzik, diğer sanatlar gibi, asla ide'lerin kopyası değildir, tersine istencin kendisinin kopyasıdır; onun nesneleşmesi de ide'lerdir: bundan dolayı müziğin etkisi, diğer sanatların etkisinden çok daha güçlü ve içe işleyicidir: çünkü ötekiler, yalnızca gölgelerden, ama müzik özden söz eder.
|
|
| Müziğin Felsefi Açıdan Değerlendirilmesi (3) - (SAYI 7)
|
V Müzik Nedir? V Müziği "Güzel Kılan" nedir? V İnsanlığın Kültür Mirası sorunu nasıl cevaplıyor? Meseleye, kısaca ve elden geldiğince basit olarak, felsefe tarihi boyutunda verilen yanıtlar çerçevesinde ele alacağız. İşte, bu konuya ışık tutan önemli filozofların düşünceleri: (Dergimizin 6. sayısından devam...) ROBERT SCHUMAN Romantik besteci Robert Schumann (1810-1856), müzik üstüne olan düşünceleri ile de ayrı bir üne sahiptir. Schumann şöyle yazmaktadır: - - "Ton", insan ruhunda yetkin bir biçimde var-olmuştur... Onun ifade alanı ve ifade etkisi, en yumuşak heyecandan en yaban azgınlığa dek duyguların tüm basamaklı merdivenini içerir... Tonlar, ruhumuzun çiçek tozudur. En nazlı tomurcuklarda saklıdırlar. Ama bu tomurcukların çanaklarından başat biçimde sıçrarlar... Şiddetli tutkular yoluyla ruh, zincirlerini kırdığında, parlak alevde çiçek açtığında... İşte o zaman ton, oradan ruhun insanla konuştuğu bir fırtına bulutu haline gelir... Öyle ki, içsel olan şey titrer ve sarsılır!.. Binlerce yeni nabız vuruşu ortaya çıkar ve insan, kendi kasırgalarıyla büyük ve hareketli bir deniz oluşturur.
- - Müzik, bir "ton-şiir" sanatıdır. Ona yalnızca parmaklarında değil, aynı zamanda kafasında ve kalbinde sahip olan kişi müzik sanatçısıdır...
- - Müzikte ilk ve en önemli olan şey şiirdir... Çiçeklenmedir ve ruhtur!..
- - İkincisi, uzmanın sorduğu şey olan biçim bağıntısıdır.
- - Üçüncüsü mekanik olan şeydir. Biçim bizim için açık olarak oluşmuş ise, ancak o zaman ruh, ilk olarak bize açık olur.
RİCHARD WAGNER Richard Wagner (1813-1883), gerek müziği, gerek düşünceleri ile anlaşılması bir hayli çaba isteyen olağanüstü bir büyük sanatçıdır. Wagner, yaşamının ilk dönemlerinde öncelikle enstrümantal müzik üstüne olan düşüncelerinde yoğunlaşmıştır. Wagner, müziğin dili ile, şiirsel dilin birbiriyle karşılaştırılmasını boşa giden bir çaba olarak tanımlar. Wagner'e göre, bunlardan birini diğeri aracılığı ile tamamlamak ya da diğerinin yerine koymak boşuna bir gayretkeşliktir... Wagner bu konuda şöyle der; - - Çünkü, insan dilinin sustuğu yerde müzik başlar. Bir bestenin insan kalbindeki etkileri, tek ve biricik değildir. Bu durum diğer sanatlar için de geçerlidir. Örneğin, bir resim, farklı bireylerde ve hatta aynı bireylerde farklı zamanlarda ayrı etkiler yaratabilir...
Wagner şöyle devam ediyor: - - Beethoven'in senfonilerinde, müziğin genellikle açık ettiği şey, ebedi, sonsuz ve idealdir. Müzik, bu veya şu bireyin tutkusunu, sevgisini, özlemini, yaşamın her hangi bir anındaki durumunu dile getirmez. Fakat, tutkunun, sevginin, özlemin kendisini ifade eder!..
- - Sazların söylediği şey, asla sözcüklerle açıkça belirlenemez ve saptanamaz!.. Çünkü onlar duyguları, sanatçının onları yaratırken yaşadığı kaos ortamı içinde, yeniden yaratırlar; yeniden canlandırırlar... Belki de onları kalplerinde (gerçekten) kaydedebilecek insanlar, bir kez bile henüz var olmadılar... İnsan sesinde ise durum tamamen başkadır. Ses, insan kalbini ve onun kapalı, bireysel duygulanımını temsil eder. Nitelik olarak birbirinden tamamiyle farklı olan bu iki hali birbiriyle karşılaştırmamak ne doğru tutumdur. İlk duygular, sazlarla ortaya konur. İnsan kalbinin belirli duygulanımı insan sesiyle temsil edilir. Birincisinde bir ortaya koyma ve yaratma, ikincisinde ise, temsil vardır.
Wagner'in 1849 yılında yayımlanan "Sanat ve Devrim" ve "Geleceğin Sanat Yapıtı" ve bir yıl sonra yayınlanan "Opera ve Drama" adlı yazıları O'nun yeni bir döneminin izlerini taşır. Bu dönemde Wagner, tüm insansal ve sanatsal kötülüğün kaynağını "kinci" olarak nitelediği devlette bulur. Feuerbach'ın düşünceleri etkisinde Wagner, Hıristiyanlığı, gerçek bir sanatın doğuşu yönündeki en büyük engel olarak görür... O'na göre Hıristiyanlık, bu açıdan hasta ve yetisizdir... Wagner şöyle yazmaktadır: - - Yunan trajedisinin yok oluşundan beri geçen iki bin yıl içinde sanat, felsefe yoluyla defedilmiştir. Sanatların parçalanmalarıyla ortaya çıkan "gelişim", verimsiz bir bencillik ortamı yaratmıştır.
Wagner, "drama"yı insanın erişebileceği en yüksek sanat yapıtı olarak göstermekle yetinmez, onda genelde gerçekleştirilebilir olan biricik, hakiki sanatsal ereği görür. Wagner'e göre; - - Dramatik eylemle herhangi bir ilgisi olmaksızın tüm sanat biçimleri, keyfi, gerekli olmayan, rastlantısal biçimler ortaya koymaktadırlar. Her sanat biçimi, kendisinde çekirdeğin doğru geliştiği, drama tarafından aydınlatıldığı ölçüde kendisini geliştirebilir.
Bu düşünceleriyle Wagner, tüm plastik sanatları "drama" ile karşılaştırıldıklarında aşağı bir konumda değerlendirir. Salt enstrümantal müzik olarak, müziği yeni öğretisine katmak için Wagner, eski görüşlerini reddeder. O artık mutlak müzikte, ahlaksal istemin kaybolduğunun ayrımına varmıştır. Bu döneminde Wagner, söz ile tonun birliğinin koşulsuz zorunluluğunu düşünceleri ile temellendirmeye çalışır. Wagner, sözcük ile tonu, dize ile melodiyi, kendisinin dilin ana öğesi olarak varsaydığı asli melodilerin bağıntılarına, bu öğenin ritmiği ve aliterasyon kullanımı aracılığıyla geri dönmekle, ancak tam uyum getirileceğine inanır. Wagner; dans, müzik ve şiir sanatını üç kız kardeş sanat olarak ele almaktadır. Bunları o, üç salt insansal sanat tarzı olarak gösterir. Şiir sanatı, dramatik sanat yapıtının yaşamın içine girdiği bir yaratma sürecidir. Yaşamın içine bu giriş, şiirin yarattığı etki sayesinde gerçekleşir. Müzik sanatı, kalbin ve duygunun dilidir... Onun kendine özgü, asli öğesi tondur. Ama ortaya çıkan bu akışkanlığın (asla) ölçülemez olan uzanımı, armoni denizidir... İnsan, taze ve güzel gün aydınlığına yeniden çıkmak için bu denize dalar... Bu dalışla o, kalbinin mucizevî bir şekilde genişlediğini hisseder. Dans ve şiir sanatı, müzik sanatı sayesinde anlaşılır, bu iki sanatı kendi doğasına uygun biçimde ifade eden yasalar, sevgi dolu içe işlemeyle müzikle birleşir. Müzik, ritme dans sanatıyla ortak olarak sahiptir. O, şiir sanatından sözü devralır. Ama, her iki öğeyi müzik, sonsuz güzelleştirmeyle onlara geri verir. 1854 yılında Wagner'in Schopenhauer felsefesiyle tanışması O'nun düşüncesinde ve dolayısıyla da sanatında "devrimsel" olarak nitelenebilecek bir değişim ortaya çıkar. Schopenhauer etkisi, onu sanatın özünü önceden olduğundan daha derin, daha kapsamlı bir anlam düzleminde görmeye götürür. Wagner'in, bu dönem içindeki düşüncesine göre, besteci, tıpkı bir uyurgezer gibi, kendi aklının, yani kendi uyanık bilincinin anlamadığı bir dilde, en derin bilgeliği dile getirir... Bu temelde Wagner, müzikçinin yaratıcı gücünü, kehanet etme tarzında oluşmuş bilinçaltı bir işlev olarak tanımlar. Wagner bu yöndeki düşüncelerini şu cümlelerle ifade etmektedir: Müziksel kavrayış, Schopenhauer'in "içsel olana geri dönüş" olarak tanımladığı kendi kaynağına, ancak bilinç yönünde sahip olabilir. Yaratıcı müzikçide, deyim yerindeyse, içe yönelmiş bir göz yaşar. O'nun öz görüsü, en derin dünya rüyasının açık görüş yetisi olur... Müziksel sanat yapıtı bizi, dış dünyanın nesnelliğinden kurtararak sanki içine hapseder ve ruhumuzda müzikle doldurulmuş içsel olan şeyi, tüm nesnelerin içsel özü gibi görmemizi sağlar.
|
|
|