MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN HAKİMİYET-İ GAZETESİ'NDE YAYINLANAN BAŞYAZILARI
|
| Hakimiyet-i Milliye Yazıları (Derleme) - (SAYI 2)
|
KURTULUŞ SAVAŞI'NIN İDEOLOJİSİ "Hakimiyet-i Milliye Yazıları" Tarih 23 Nisan 1920... Türkiye Büyük millet Meclisi'nin ulusun egemenliğine damgasını vurdu yıllar Bu tarihlerde Ankara'da çıkan iki gazete vardır: Mustafa Kemal'in gazetesi Hakimiyet-i Milliye ve Yunus Nadi'nin yayımladığı Yeni Gün. Mustafa Kemal, milli hareketin ilk gazetesi olan İrade-i Milliye'yi Sivas'tan Ankara'ya taşımak istemiş; ancak, Sivaslıların arzusu üzerine İrade-i Milliye'nin Sivas'ta kalmasını uygun görmüştür. Hakimiyet-i Milliye, böylece Mustafa Kemal'in talimatıyla İrade-i Milliye'nin devamı olarak 10 Ocak 1920'de Ankara'da yayıma başlamıştır. Amaç, yapılan işlerin tüm yurda duyurulmasıdır. Gazetenin ilk sayısındaki ilk makale, Mustafa Kemal tarafından Hakkı Behiç'e not ettirilmek suretiyle yazılmıştır. Aşağıdaki satırlarda yayınladığımız makale budur. Mustafa Kemal, 13 Ocak 1920'de Kazım Karabekir'e gönderdiği şifre telgrafta Hakimiyet-i Milliye'nin çıkışından şu şekilde söz etmektedir: - Burada Hakimiyet-i Milliye isminde bir gazete çıkarıyoruz. Zahiren hususi bir gazetedir. Yazıları Heyeti Temsiliyemiz tarafından verilmektedir. Gazetenin imzasız çıkan başyazılarının tümünün Mustafa: Kemal tarafından kaleme alındığı bilinmektedir. Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nın yoğun mücadele ortamı ve büyük meşgalesi arasında aksatmadan kaleme aldığı bu başyazılarında, bir yandan da milli mücadelenin temellerini ve ideolojisini oluşturmaktadır. Bu yazılar, tarihi açıdan ve Türk Devrimi'nin esasının kavranması açısından çok büyük bir önem taşımakta ve Kurtuluş Savaşı'nın ideolojik temellerinin en dolaysız temellerini oluşturmaktadır. Bugünümüzü karayabilmek açısından yaşamsal önemi olduğuna inandığımız bu önemli belgeleri yayınlamaya devam edeceğiz: BUGÜNÜN KONUŞULAN DİLİNE ÇEVİRİSİ | | Bugünden itibaren yayımlanan ve sütunlarında bütün Anadolu ile onu ilgilendiren toplulukların durum ve olaylarını konu alacak olan gazetemize bu ismi bir rastlantı olarak vermedik. Gazetemizin ismi aynı zamanda izleyeceği mücadele yolunun da türüdür. Şu halde diyebiliriz ki, Hâkimiyeti Milliye'nin temel uğraşı, milletin (ulusun) egemenliğini savunma olacaktır. | | Dünyanın her tarafında, en ileri ve en yüksek demokrasilere yönelik devrimler yaratıldığı; milletlerin, medeni ilerlemelerin dayandığı manevi hâkimiyetlerden bile şikâyetçi bulunduğu; zenginlikler ve geçim konularında bile eşitliğe doğru önüne geçilmez akımların oluştuğu bir dönemde ve özellikle meşrutiyeti getiren devrimden on iki yıl sonra (tekrar) ulusal egemenlik (halk egemenliği) için mücadeleye gereksinim duyulması biraz garip karşılanabilir.. Böyle düşünecek kişilere şimdiden kısaca cevap verelim ki, Ulusal Egemenlik, (halk egemenliği) hiçbir zaman meşrutiyet demek değildir. Meşrutiyet ancak onun aracı olabilir. | | Her ulus, (kendi) devrimini, egemenliğini geri almak için yaptığı gibi, bizde de devrimin hedefi, Ulusal Egemenlik (halk egemenliği) idi. Meşrutiyet'in ilanını takip eden ilk birkaç yıl içinde bu hedefe az çok yaklaşıldığı halde, bir taraftan da gericilik (irtica) korkusunun baskı altına aldığı özgürlükler, diğer taraftan milletin yazgısına rekabetsiz el koymak garip tutkusunun bulandırdığı karışık zihinlerle birleşerek, geri dönüş hareketlerine neden oldu. Ve millet hissetmeyerek, göz açıp kapayıncaya kadar elinde tuttuğunu sandığı egemenliği başından geçen gürültülü fırtınalara kaptırmış oldu. Bir gün geldi ki, özgürlükten söz edip dururken, hiç kimse, en yasal işlerinde dahi, hareketlerinde kendisini istediği gibi yetkili göremez oldu. Ve Ulusal Egemenlik (halk egemenliği) adına, geçmiş zamanların belirsiz bir anısından başka bir şeye sahip olmadığını hissetti. | | Buna katlanılamazdı. Çünkü o egemenliği ele geçirinceye kadar ne özverilerde bulunulmuş, ne kurbanlar verilmiş, otuz üç yıllık bir haksızlık ve eziyet saltanatının ne kara günleri, ne acıları, ne felaketleri çekilmiş; ve ne gözyaşları dökülmüştü!.. Fakat sürekli olarak sınırın bir köşesinden, sinsi ve hain bir saldırı olanağı bekleyen düşman gözler, hiçbir gün parlamaktan geri kalmadı. Ve milletin hâkimiyetini yine ona dayanarak gasp edenler, daima ufkun o iki yuvarlak ateşle parlayan noktasını göstererek, tehditkâr bir genişlik ile taşmak eğilimini gösteren sabır ve tahammülü dindirdiler. Başarılı oldular. Çünkü bu millet, yaşamı ve varlığı adına her özveriyi duraksama göstermeden kabulden hiçbir gün çekinmemişti."Vatan endişesi" karşısında onun unutmadığı kin ve intikam, terk ve feda etmediği istek ve çıkar, göze almadığı olay ve tehlike yoktur. Varlığını koyduğu bir savaşta, kendisine zafer vaat edenlerin egemenliğine saldırmalarını hoş gördü. Fakat zafer yerine bozgun gelince, bu ulus, dünyanın hiçbir milletinde bulunmayan büyük ve metin bir onur ile egemenliğine sahip olduğunu gösterdi; başında bulunanları kırdı, devirdi. | | Ateşkesten sonra, ulusal egemenlik, artık onu yok etme hırsında olan pençelerden kurtarıldığı için, ulusa uğranılan kaybın giderilmesi yolunda yüksek bir etken olacak ve geleceğe dair koşulları oluşturma yönünde her şeyden daha çok güçlü olan ulusal varlığı meydana çıkaracak ve kanıtlayacak, yenilginin dağıttığı çeşitli ulusal güçleri birleştirip, uzlaştırarak hedefe yöneltecek... Evet, böyle sanılıyordu. Meğer bu memleketin ulusal egemenliğinin harabesi üzerinde kirli ve çamurlu yuvalar kurmak isteyen baykuşlar daha eksilmemiş... Meğer, geçmişe karıştığını sandığımız kıyım ve zulüm devrinin dönüşü rüyasıyla yaşayanlar, gelecekteki saraylarının altın temellerini bu zavallı ulusun kafatası üzerinde kurmak isteyen Hülagü torunları daha varmış... Ateşkesin hemen sonrasında iğrenç bir manevra ile iktidar mevkiine öyle hükümetler çıktı ve ilk darbe ile yıktıkları ulusal egemenliğin etkisinin yansımasından korkarak öyle ihanetler işlediler ki, memleketi düşmanların paylaşım masasına kolları bağlı sürüklemek, ulusal tarih mezbahasına gözleri kapalı göndermek için düşman kuvvetlerine dayanarak öyle kötülükler yaptılar ki, , millet bu kez, bütün güç ve büyüklüğü ile varlığını ve egemenliğini fiilen göstermek zorunluluğunda kaldı. İşte Kuvayı Milliye, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütleri, bu zorunluluklardan doğmuştur ve bu durumun ve olayların doğal sonucudur. Hâkimiyeti Milliye Gazetesi de bu olaylardan doğuyor. | | Bundan sonra ulusal egemenlik (halk egemenliği) ihlal edilemez. Buna şüphe yok. Millet, bu en sonuncu deneyiminden o kadar büyük bir uyanış ile çıktı ki, artık egemenlik onun düşüncesinde on iki yıl önceki Temmuz anısından daha çok derin, daha çok içine işlemiş bir iz yaratmış bulunuyor. Zihnin alışkanlıkları bu iz üzerinde durmadıkça işleyemez. Fakat memleketimizde ulusal egemenliğin (halk egemenliğinin) düşmanları o kadar alçak ve o kadar aşağı bir niteliktedirler ki, düşman korumasına sığınarak, yabancı güçlerden yardım umarak ulusun haklı sesini ve egemenliğini boğmak girişiminden kolay kolay vazgeçeceklerini sanmıyoruz. Geçmişte büyük devrimlerin gerçekleştiği dönemlerde, saraylarını düşman askerlerinin korumasına bırakan, ulusuna karşı düşmanların süngülerini davet eyleyen hükümdarlar bile görülmüştü. Fakat unutulmamalıdır ki, bu hükümdarlar siyaset meydanlarında can verdiler ve daha kötüsü, bütün insanlığın belleğinde lanetlenerek yaşıyorlar! Hükümdarları affetmeyen ulusal egemenliğinin (halk egemenliğinin) birkaç türediyi ne dereceye kadar hazmedebileceği meydandadır. İşte gazetemiz ulusun egemenliğine (halk egemenliğine) musallat olmak isteyecek kişilere karşı savaşmak ve mücadele için yayımlanıyor. | | Hâkimiyeti Milliye'nin mücadelelerine daha çok zaman ihtiyaç görüyoruz. Meşrutiyetin, Meclislerin, onlarda herhangi birkaç manevra ile çoğunluk kazanacak siyasi partilerin, siyasi ve zümrelerin arkasında Anadolu'nun saf, uzak görüşlü, kadere boyun eğmiş ve onurlu, fakat daima izin ve iradesine sahip vicdanını kendisine rehber edinerek Hâkimiyeti Milliye yaşayacaktır. | | Hâkimiyeti Milliye üç büyük dayanak tanır; ZEKA, KÜLTÜR ve HAMİYET (Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası) ... Bunlar dışında hiçbir şeye dayanamaz. Milletin egemenliği ne sermayelerin, ne içi boş siyasetlerin, ne kin, çıkar, istek ve geleceklere yönelik geçici heveslerin oyuncağı olamaz. Milletler yaşamaya, hür ve bağımsız yaşamaya, yaşadıkça da mutlu ve olgun bir ilerleme unsuru olmaya muhtaçtır. Egemenliğini bunun için kullanacaktır. Gazetemizin de amacı, milletin bu ihtiyacıdır.. | Derleyen Özge HAKSAL
|
|
| Hakimiyeti Milliye Yazıları (Mustafa Kemal'in Başyazıları - 3) (Derleme) - (SAYI 3)
|
NOT: Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Madafai Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hakimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçe'sine uyarlanarak yayınlanmaktadır. SINIR MESELESİ (24 OCAK 1920) Türkiye'nin yazgısı söz konusu olmaya başladığı şu önemli günlerde İstanbul ve Boğazlar meselelerinden sonra tespit edilmesi gereken meselelerden biri de, Osmanlı memleketinin sınırıdır. Savaştan önceki sınırımızın kabulüne ve onayına imkân yoktur. Bu imkânsızlık, yenilgimizin verdiği bir sonuç olmaktan çok, ateşkes ve barış için etken olan temel öğelerin doğal ve zorunlu bir sonucudur.. Böyle olduğu halde bazı yüksek makamlardaki devlet adamları, eski imparatorluk sınırları üzerinde görüşmelere zemin bulmak ve bundan kazanılacak başarı karşılığında; örneğin, genel bir himaye veya vekalet kabul etmek, yahut hiç olmazsa terk edilen topraklar üzerinde bir nevi manevi egemenliği onaylatmak taraftarıdırlar. Bir devletin genel gözetim veya vekâletini kabul ederek eski imparatorluk sınırlarımızı bu gözetim altında tutmak, özgürlük ve bağımsızlığı, buna bağlı olan yaşama hakkını tehlikeye koymak demektir. Bunun karşılığında kazanılacak menfaat ne olabilir? Arabistan'la beraber Türkiye'ye konulan gözetim, koruma veya vekâlet, her iki milleti birden bir yabancı devletin özel menfaatlerine esir etmek olur. Ve o yabancı devlet, her iki memleketi dahi siyaseten ve iktisaden yutmakta ve sömürmekte duraksama göstermez. Devletlerin tarihlerinde ve birbirleriyle olan ilişkilerinde, hiçbir karşılık beklemeden, "millet yetiştirmek" geleneği ve adeti yoktur... Dolayısıyla üstleneceği gözetim veya vekâletin hatırı için imparatorluk sınırımızı kabule eğilim gösterecek bir devlet, bunu bizim için değil, kendi çıkarları için yapacaktır. Şu halde geniş bir sınırı kurtarmış olmakla ne kazanacağız? Bu sınır dahilindeki yörelerden yabancı bir devlet yararlandıktan sonra, bağımsızlığımızın bu uğurda verilmesi karşılığında, hangi maddi çıkarı edinmiş olacağız? Ve koruyucu sıfatıyla iktisadi kaynaklarımıza el koyacak olan devletin memleketimize ilerilik getirmek için dökeceği sermayeye teminat olarak bütün bağımsızlığımızı verdikten sonra, bir gün, o büyük sermayelerin oluşturduğu kurumlar ile milletimizin yaşamsal ilişkileri devam ederken; artık gözetim veya vekâlete ihtiyaç duymadığımızı nasıl iddia edebileceğiz? Ve bu koruma veya vekâletin son bulduğu varsayılsa bile, iktisadi ilişkilerimizde açacağı çatlakları neyle dolduracağız? Koruyucu ve vekil olacak devlet kendi menfaatlerinin gerektirdiği, ihtiyaçlara göre hareket edecektir. Dolayısıyla, Arabistan'ı, Irak'ı ve Anadolu'yu ayrı ayrı düşünmeyi zorunlu görmeyerek; limanlarını, iktisadi merkezlerini, demiryollarını kendi memleketiyle olan ticari münasebetlere göre ve en fazla kolaylık, menfaat ve ucuzluk temin edecek koşullar içinde ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Ve özellikle, tarımın geliştirilmesi yerine, (kendi çıkarları yönünde) kendi sanayisi için önemli kaynaklar arayarak, bunları bir an evvel onları boşaltmaya yahut ülkemizdeki bağlarını o noktalara dayandırmaya, korumacılığının ağırlık merkezini bu alanlar üzerinde kurmayla çalışacaktır. Bu koşullar içinde ise, Anadolu'dan başka her yer üstünlüğe ulaşmış olacak; sevgili Anadolu'nun işlenmemiş ovaları ile tozlu çölleri aynı yokluğu ve verimsizliği koruyacaklardır. Ve bir gün, artık gözetim veya vekâlet, herhangi bir sebeple ortadan kalktığı takdirde, Anadolu'ya oranla daha fazla bir gelişme ve ilerleme sağlamış bulunan diğer kıtalar derhal bağımsız bir varlık iddia ederek, ayrılacaklar ve Anadolu, aynı yoksulluk ve verimsizlik içinde terk edilmiş hayatına dönecektir. Daha fenası, Anadolu'ya oranla daha önce ilerleyecek ve gelişecek olan bu kıtalarda belirecek iktisadi cazibe, Anadolu'nun nüfusunu oralara çekerek ve toplayarak, kolayca özümlemeyi başaracak ve Anadolu hakikatte, bu kıtaların sömürgesi haline gelecektir. Bu ihtimallere karşı tedbir alınmasına da imkân yoktur. Çünkü ülke, geniş bir sınır dâhilinde ve bir imparatorluk şeklinde, gözetime bağlı olarak idare edildiği için, memleketin bir bölümündeki ilerlemeyi bir diğerinin zararına görmek mümkün olmayacaktır. Bu bölümlerin hepsi aynı vatanın parçalarından sayılacağı için, hangi kısım üzerinde olursa olsun ortaya çıkacak ilerleme ve ilerlemenin ortaya çıkaracağı eserleri mutlulukla kabul etmek lazım gelecektir. Halbuki, bu ortak vatanın ayrılabilir olmaması gereklidir. Gözetim kalkar kalkmaz, Arabistan'ın bağımsız bir varlık iddia etmeyeceğini ve bu sonuca ulaşmayacağını kim garanti edecektir? Ve buna engel olmak için yapılması gerekenler, bu yüzyılın kurallarıyla nasıl uzlaştırılabilecektir? Pek temel bazı hatlarına değinerek, açıklamaya dayandığımız bu sakıncalar göstermektedir ki, aç gözlü davranarak Arabistan ve Irak'ı içeren bir sınır elde etmek uğruna, gözetim veya vekâlet sistemine boyun eğmek, bilhassa Anadolu'nun bütün geleceğini bir hamlede ziyan etmek demektir. Bizim barış ile elde etmek istediğimiz sonuç ise, bunun büsbütün tersidir. Biz Anadolu'nun geleceğini, gelecekteki ilerleme ve gelişmesini kurtarmak, yani ona güvenli bir hayat hakkı bırakmak ve bu hususta hiçbir fedakârlığa ve hiçbir feragat duygusuna imkân vermemek düşüncesindeyiz. İşte bunun içindir ki, özgürlük ve bağımsızlığımızı, yaşamsal kaynaklarımızın, müdahalesiz olarak bizzat düzenlenmesini savunuyoruz.. Müdafaa ettiğimiz bu esas, aynı zamanda bütün Avrupa'nın uluslar için kabul ettiği ve Amerika'nın barış için, hatta sonsuz bir barış için koyduğu prensiplere dayanmaktadır. Her harp eden devlet gibi, Osmanlı Devleti de bu prensiplerin bütünüyle onaylanması üzerine silah bırakmış, ateşkes yapmıştır. Dolayısıyla davamız, bu ilkelerin koruması altındadır. Her ulusun kendi kaderi hakkında bizzat karar verebilmeye yetkili olduğunu kabul eden bu ilkelere göre, Araplar da kendi varlık ve kaderlerini tayin meselelerinde bizzat oy sahibidirler. Çünkü, bir millet halinde belirmişler ve kendilerini yönetme yetenekleri Avrupa devletleri tarafından onaylanmış bulunmaktadır. Bizim bu gerçeği onaylamadığımızı ima edecek bir tezi savunmaya kalkışmamız, aleyhimizde tepki doğurur. Wilson prensiplerinin, artık Avrupa siyasetine egemen olan emperyalizme karşı yaşamını sürdüremeyeceğini de ileri süremeyiz. Çünkü, kendi dayanağımızı (böylece) yıkmış oluruz. Araplar bir millet oluşturmak için gerekli olan koşullara sahip değildirler, de diyemeyiz. Çünkü, bağımsızlıkları uğrunda mücadele eden ve eski bir uygarlığa, olgun ulusal nitelikteki unsurlara sahip bulunan bir ulus için böyle bir isnat da gülünç olur. Şu halde, büyük bir imparatorluk sınırının, ilk bakışta göz kamaştıracak çekiciliği karşılığında, bağımsızlığımızdan fedakarlıkta bulunarak gözetim rejimini kabul etmek ve Arabistan'ı da bu suretle aynı çembere dahil eylemek, kendi hesabımıza olduğu kadar, onların hesabına da, kabul ettiğimiz ve ateşkesin temelinde yer alan barış durumunda dahi dayandığımız ilkelere aykırıdır. Yalnız Türkiye için gözetim veya vekalet sisteminin kabulüne gelince, bunu hayal etmeyi ve tartışmayı bile olanaklı görmüyoruz. Altı yüz yıllık büyük bir geçmişin mirasçısı olan ve yönetim kabiliyetini, bu kadar yüzyıldan beri uğradığı Haçlı saldırılarına rağmen ayakta kalmasıyla ispat eden bir millet için, bir yenilgi bahane edilerek, kendi kendisini yönetme konusunda yeteneksiz olunduğunu kabul etmek, hata, ihanet ve kindarlığın en vahşisidir. Wilson'un ulus kurallarını, kendi ulusumuzun yeteneklerini inkar ve yok etmek için mi kabul ettik?.. Düne kadar bizim birer ilimizken, bugün başlı başına birer ulus oluşturan toplulukların bu ilkelerden yararlanma hakları var da, biz mi bu ilkelerin mahkumu olacağız? Wilson, ulusumuzun hukukunu ayrı bir madde ve ayrı bir prensip olarak koymak gereksinimini duyduğu halde, biz kendimiz mi buna layık olmadığımızı ve himaye rejimine gereksinim duyduğumuzu ileri süreceğiz? Önlerine konan her zehri afiyetle yutan iğrenç nitelikli kişiler, her ulusta olduğu gibi bizde de bulunabilir. Ve bunlar ulusumuza her iftirayı atabilirler. Fakat onların ulusumuzla ilişkileri son tahlilde kendi vicdanları nispetindedir! Bu fikirlere göre, sınır meselesindeki görüşümüz tamamen bağımsızlığımıza ve tek dayanağımız olan Wilson İlkeleri'ne prensiplerine bağlıdır. Ve bu görüş, ateşkes metinlerindeki sınır belirlemeleri ile de tamamen uyuşmaktadır. Yani, en son savaş sürecinde silahımızla savunduğumuz sınırdır. Yenilgiyi izleyen Osmanlı Devleti, ülkesinin her tarafında silah teslim edilmiş değildi. Mütareke yapıldığı gün, Osmanlı ordusu hala savunma ve direnmeye yetenekli bir durumdaydı. Ve bu sayede de, az çok şerefli bir ateşkesi elde etti. İstanbul'da, acemi ve ulus ve vatanını koruma çabasında olmayan birkaç kişinin yaygarasını, hor görülme ve köleliği tercih eden siyasetini, bütün bir milletin ruh ve vicdanının ifadesi olarak kabul etmek mümkün olmaz. Nitekim Osmanlı milleti de gerçek ve samimi ruh ve vicdanı ortaya koyma zorunluluğunu duyar duymaz, bu uğursuz sesler de yetkili mercilerdeki yerlerinden çekilmişlerdir. Ateşkes koşulları dışında yapılan işgalleri millet tanımamıştır ve tanıyamaz. Bunun sorumluluğu, Türkiye'nin çökmüş enkazı üzerinde kendilerine ve kin ve intikamlarına birer tahmin kürsüsü kurmak isteyen birkaç kozmopolite aittir. Ve bu mesuliyet aranacaktır. Dolayısıyla sınırlarımız, bir taraftan ateşkese ve barışa esas olan ilkelere ve diğer taraftan da, ateşkes sırasında elimizde bulunan silaha ve savunma kabiliyetine dayanmak suretiyle çok kuvvetli ve hiçbir fedakarlığa dayanamayacak kadar kesindir. Bu sınırı, Sivas Kongresi kararları, birinci maddesiyle şöyle tayin ediyor: " Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri arasında yapılan ateşkes anlaşmasının imza olunduğu 30 Ekim 1918 tarihindeki sınır dahilinde kalan ve her noktasında çoğunluğu İslam teşkil eden Osmanlı memleketi kısımları birbirinden ve Osmanlı camiasından ayrılamaz ve bölünemez bir bütündür. Bütün İslam unsurlar, birbirine karşı karşılıklı saygı ve fedakarlık hissiyle dolu ve ırki ve toplumsal vaziyetine ve çevre şartlarına uyan öz kardeştirler." Bu sınır, harita üzerinde, İskenderun'un güneyinde, Halep'in kuzeyinden ve Halep'le Katma arasından geçerek Cerablus Köprüsü'nü, Deyrizor'u ve Süleymaniye sancağını bizde bırakan bir hattır ki; bu hattın güneyinde dil, uygarlık ve yaşam biçimi, Arap'tır. Terk edilen arazi üzerinde, bir nevi manevi egemenliği tasdik ettirterek, buna karşılık fedakarlıklar yapmak ise, büsbütün sakat tedbirlerdir. Bunda etken olan başlıca iki düşünce olabilir; Bu memleketlerin herhangi bir fırsattan istifade ederek gelecekte geri alınmasını mümkün kılacak açık bir kapı bırakmak; yahut kamuoyunu ve ulusu mümkün olduğu kadar az fedakarlık yapıldığına ikna ederek aldatmak... Bu düşüncelerin her ikisi de çürüktür ve bu yüzyılın düşüncesi değildir. Devletleri ve milletleri gelecekte kendisine en yakın olanlarla birleştirecek olan şey, uygarlıktır... Bu hususta başka etken tanımak bu yüzyılın düşünce biçimine yakışmaz. Özellikle başka bir devletin eline terk edilen arazide, o devletle yapılacak sözleşmenin bir gereği olarak manevi egemenlikten vazgeçmek, gerektiğinde o yabancı devlete karşı terk edilen memleketlerde meydana gelen hoşnutsuzluk ve isyanları gidermek için bir nevi yardımı da üstlenmek anlamına gelir. Bizim manevi egemenliğimiz, mesela vaktiyle Kudüs'te Avusturya'nın hakimiyetine benzer bir egemenlik değildir. Hilafet makamının manevi egemenliği, esasen bütün İslam milletleri ve memleketleri üzerinde, vicdan ve imana dayanan bir egemenliktir ki, siyasi düzlemde oluşturulan sözleşmeler yolu ile teyit edilme ihtiyacının çok üzerinde bir anlam taşımaktadır. Ve bu egemenliği ortadan kaldıracak hiçbir kuvvet yoktur. Yalnız hilafet koşullarına sirayet edebilecek noksanlar onu zaafa uğratabilir. Bu noksanlıkların başında ise, himaye sistemi gibi, bağımsızlığı sınırlayacak nitelikteki uğursuz müdahaleler vardır. Hint Müslümanlarının teşebbüsleri, Emir Faysal'ın beyanatı, Mısır ve bütün Afrika Müslümanlarının en yakın ve dolayısıyla en samimi ve en fedakar hizmetkarları olması gereken kişiler, bu gerçeğe göz yumarak ona ihanette duraksamamışlardır. Ve ne kadar övgüye değerdir ki, Anadolu bu gerçek etrafında oluşturduğu birliğiyle topyekûn savunma halindedir. Biz kaderine gerçekten sahip bir millet sıfatıyla ve açık bir kalp ve açık bir alınla yaşadığımızı ispat etmek, ileride yaşamak için kesin olarak neye muhtaç olduğumuzu ve nihayet, ne dereceye kadar fedakârlık edebileceğimizi açık olarak tespit eylemek ve sonra da artık bu kararlığımızdan asla dönmemek taraftarıyız. Biz; karşımızda ölüm, elimiz vicdanımızda, torunlarımızın yarın inceleyeceği tarihe ait sorumluluklar gözlerimizin önünde, sınırlarımızı muğlak ve çapraşık kombinezonlara müsait olmayacak bir kesinlikle çiziyoruz. Derleyen Özge Haksal
|
|
| Hakimiyet-i Milliye Gazetesi Başyazıları - Mustafa Kemal (Derleme) - (SAYI 4)
|
Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçe'sine uyarlanarak yayınlanmaktadır. EN BÜYÜK DÜŞMAN (20 Temmuz 1920) En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ve ne de filan millettir... Bilakis bu, adeta bütün dünyaya hâkim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir. Artık bütün dünyanın anlamış olduğu bu gerçeğin, bizde de bütünü ile bilincine varılıyor. Bugünlerde başımıza musallat edilen Yunan orduları, bütün düşman âleminin parçasından başka bir şey değildir. Daha doğrusu, kapitalizm saltanatının mazlum milletlere karşı gönderebileceği son kuvvet ve son ordudur. Nitekim, bundan önce üzerimize ordular saldırtmış olan düşmanlar, yine bu kapitalizm saltanatının ordularından başka bir şey değildi. Rus orduları, İtalya orduları, Bulgar ve Yunan orduları... kısacası, bütün düşmanlarımız tümü ile kapitalizm tarafından kışkırtıldı ve ayaklandırılırlardı. Bir zamanlar, tarihin eski devirlerinde dünya bir takım despot hükümdarların istibdatları altında ezilirdi. Sonraları milletler bu istibdadı yıktılar. Fakat bu defa da, bunların yerine paranın, sermayenin zulmü geçti. Sermaye bugüne kadar dünyada yapılmış olan bütün kötülüklerin birincil etkeni, yegane sorumlusu idi. Bugün de böyledir... Eğer büyük bir hızla işgalci kapitalizme karşı direnç oluşturulmamış olsaydı, zulüm yarın da devam edecekti. Çok şükür ki, zulüm devrinin son günlerindeyiz. Kapitalizm sadece falan ve filan ulusun düşmanı değildir. Bilakis bütün dünyanın, bütün milletlerin müşterek düşmanıdır. Milletleri birbirine düşüren odur.... Kardeş kanı dökülmesine neden olan, dünyayı kaplayan sefaletin sebebi... Ve özetle, bütün insanlığı inleten zulmün biricik kaynağı kapitalizm ve onun çocuğu olan emperyalizmdir... Kapitalizmin, bu zulmü bütün dünyaya egemen kılmak için arada sırada başvurduğu savaşlar, onun teşebbüs ettiği yegâne çare ve yegâne silah değildir... Bankalar, onun en güçlü bir diğer silahıdır. Ve bütün milletleri bilhassa bu silahla mağlup ederler. Memleketimize bakınız: Duyun-u umumiyeler, kapitülasyonlar, şimendiferler, limanlar, gemiler, bankalar, ticaret evleri... ve bütün bu müesseseler Avrupa kapitalizminin bizi mahvetmek için, yıllardan beri kullandığı iblishane bir makinenin parçalarıdır. Sadece bizim memleketimizde değil, yeryüzünün tümünde bu makine ve bu çark böylesine devam ettikçe, sadece biz değil, bütün dünya zulüm altında ezilmeye devam edecek, sefalet arşa çıkacak... Ve insanlar felaketten felakete yuvarlanacaklardır. Bize bugün sınır itibariyle, dünyanın en güzel, en hayale sığmaz barış koşullarını hediye etseler, kapitalizmin sözünü ettiğimiz bu çarkı, bugünkü biçimiyle etkisini sürdürdüğü ölçüde mahvolmamız muhakkaktır. Hatta değil böyle, bu şeytan makinesinin dörtte biri bile mevcut olsa, bizim için hayat imkânı yine düşünülemez... Zenginlerimizi dolandıran o, fukaramızı soyan yine odur... Mal ve mülkümüzü çalan, haysiyet ve namusumuzu mahveden, bizdeki faziletleri şeytan gibi birer yok etmeye çalışan ve bizi birbirimize düşüren hep odur!.. Şu halde kendimizi kurtarmak için, öncelikle bizim ve sonra da bütün dünyanın, şu melun kapitalizmin afetinden kurtulması gerekmektedir. Bu kurtuluşta sadece bizim çıkarımız yoktur... Kapitalizm sadece bizim gibi ekonomik açıdan zayıf milletler arasında değil, bilakis bizzat kapitalist memleketlerde de aynı derecede tahripkâr ve insanlık düşmanıdır. Hatta İngiltere'de, hatta Fransa'da ve Amerika'da da böyledir. Bu ülkelerde dahi, kapitalizmden yararlanacak olanlara oranla, kapitalizmin zulmü altında inleyenlerin miktarları yüz-binlerce kez fazladır. Şu halde kapitalizmin düşmanı yalnız biz değiliz. Bütün dünya onun düşmanıdır. Vardığımız noktadan ortaya çıkan sonuç ise, bu mücadelede dünyanın büyük çoğunluğunun bizimle beraber olduğudur. Dünyayı tanıyanlar, dünya işlerini bilenler, büyük bir açıklık ve kesinlikle görüyorlar ki, bu gerçek, bütün dünya uluslarınca artık anlaşılmıştır. Kapitalizm, hâlihazırda Lehistan'da ve Anadolu'da son kurşununu atmakla meşguldür... Bundan sonra kullanacak silahı kalmayacaktır. Önümüzdeki görev, bu kuvvetleri yenmektir. Türkler, bu gerçeği anlayınız... Anlamayanlar varsa, onlara da anlayanlar öğretsinler. Bolşevikler, Lehleri kati surette mağlup ederlerken bizim vazifemiz de Yunanistan'ı Anadolu'dan süratle ve şiddetle derhal kovmaktır. Ondan sonrası ise, ebedi kurtuluştur!.. Bugünün konuşulan Türkçe'sine uyarlayan: ÖZGE HAKSAL
|
|
| Mustafa Kemal'in Hakimiyeti Milliye Gazetesi Başyazıları (4) (Derleme) - (SAYI 5)
|
Birlik İhtiyacı Millet barış antlaşmasından sonra uğranılan tüm zararların telafi edilmesine ve özellikle de, bu zararların en az seviyeye indirilmesine kendisini hasretmek, bu amaç etrafında tüm güç ve zamanını seferber etmek ve birleştirmek ihtiyacındaydı. Bu durum o kadar kolay ve o kadar halin icabına uygun ve bilhassa da, olumlu bir biçimde türemişti... Yalnız bir tek şeye, Hükümet'in, esasen en mühim olan bir vazifesine bağlıydı: Adalet!.. Adalet prensiplerine samimiyetle bağlı olan bir hükümet, her şeyden önce milletin yüksek menfaatlerini düşünecektir. Her türlü siyasi ihtirasın, her türlü şahsi çalışmanın ve hatta her şekilde memleket ve millet kıtalarının, nihayet basit ve yüksek bir müşterek hattı vardı: Vatan ve Devlet'in bağımsızlığı... Bu saydıklarımız tehlikeden kurtarılmadıkça, zaten, ne şu veya bu çalışmaların, ne de, milletin mutluluğunu geciktiren şu veya bu düşüncelerin söz konusu olması uygun değildir... Çünkü, bütün bu çalışmalar ve düşüncelerin uygulama zemini tehlikeye girmiş olmaktadır. Ve her fikir ve kanaat, öncelikle bu müşterek zemini kurtarmaya mecbur bulunuyordu. Bundan dolayı hangi siyasi farti veya zümreye mensup olursa olsun, adil bir hükümet, her şeyden önce bunu düşünecek, memleketin kuvvetlerini mümkün olduğu kadar israf ve yok olmadan kurtarıp kurtuluşa yöneltilmiş çalışmaya döndürecektir. Adalet ilkesine içtenlikle bağlı olan bir hükümet, kurtuluş, vatan ve bağımsızlık hedeflerinde başarılı olabilmek için, memleketin ve milletin siyasi durumunu tespit eden barış antlaşmasına eksiksiz ve tam olarak uymak ve bütün siyasi yeteneğini söz konusu antlaşmanın belirlemiş olduğu koşullardan daha fazlasının elde edilmesi yönünde çaba göstermeye hasretmek zorundaydı. Çünkü adaletin gayesi, "hak"ka doğru sürekli olarak ilerlemek, gücün kullanılmasından doğabilecek baskılardan doğabilecek hasar ve zararların giderilmesinde yeni başarılar göstermektedir. Aynı zamanda Barış Antlaşması yapan Hükümet'ten sonra, iktidara gelenlerin yegâne kişisel düşünceleri de bu ilerleme yolunda bulunacaktı... Çünkü siyasette başarı, daima bir öncekinden daha fazla milli menfaatleri temin etmektir. Adalet ilkesine içtenlikle bağlı olan bir Hükümet, adaletin esasında intikam düşüncesinin asla yer bulanamayacağını ve adaletsiz bir yönetimin daima ayrılıklara, husumetlere ve sonuçta da, ihtilallere sebep olacağını bilmek durumundadır. Millet, geçen on yıldan beri, özellikle savaş yılları boyunca hukuku, ülkeyi, özgürlüğü ve bağımsızlığı için mücadele etmeyi, kan dökmeyi ve gerektiğinde en çetin fedakârlıkları göze almayı öğrenmiş ve benimsemişti. Oysa, Barış Antlaşması'nı izleyen hükümetlerden hiçbiri, bu erdemi gösteremedi. İsimleriyle, cisimleriyle ve yayınladıkları bildirilerle adalete uyduklarını ilan edenler, pratikte O'nun en kahredici düşmanı olarak görevlerini yerine getirdiler. Milleti birbirinden ayırmak ve bir taraftan vatanın topraklarını, bir taraftan milletin birliğini parçalamak için ne gerekliyse yaptılar... Ve bu durumda birlik ihtiyacı, şiddetli ve kesin bir yaşamsal savunma gereksinimi niteliğinde ortaya çıktı. O kadar ki, bugün siyasi durumun lehimize gelişmesi, özellikle sözünü ettiğimiz bu milli birliğin bir semeresidir. Hatta bugün, buna meydan vermiş olmaları nedeniyle Türkiye'nin barışa kavuşmasını ertelemiş olanları eleştirenler bile vardır. Bolşevizm (Sovyetler Birliği'ndeki komünist ihtilal) hareketi, lehimizde bazı siyasi eğilimler ortaya çıkardıysa bu, her şeyden önce hukukumuzu ve ulusumuzun özgürlüğünü tanınmış olmamız ve sözünü ettiğimiz bu esaslar üzerinde birleşmiş bulunmamızdan dolayıdır. Yoksa bundan sekiz-dokuz ay önceki ayrılık ve karışıklık dönemleri içinde olsaydık, Türkiye'nin insanlık ve uygarlık âleminde artık hiçbir şeye, iyi ya da kötü hiçbir eylem ve hareket ve faaliyete sebep olamayacağı kanaati, bizi hatır ve hayalimize gelmez bağımlılıklara mahkûm edecek, bir Fas'ın ve bir İran'ın mutsuz durumuna düşürecekti. Bu hakikatleri örtmek isteyenlerin azgınlıkları karşısında susmayı yeğliyoruz. Çünkü suçluların savunma reflekslerine başka türlü bir karşılık vermek, onurlu kimselere yakışmaz. Milletin birliği Anadolu'da, Rumeli'de, cephelerde ve işgal alanlarında olduğu gibi Milli Meclis'in merkez düşüncesinde ve milletin vekillerinin iç hayatında da görüldü... Bu itibarla geleceğin ümit verdiği iyilikler çoğaldı. Yarın elverişli koşullarda ve ulusumuzun hukuka uygun esaslar üzerinde barış yapmayı başaracağımızı, varlık ve özgürlüklerine sahip diğer milletler gibi insanlık âlemi içinde yerimizi alacağımızı ve gerçek ve ciddi dostlar olarak kabul etmeyi özlediğimiz diğer devletlere elimizi uzatabileceğimiz günlerin geleceğini umut ediyoruz. Ancak böyle bir sonuç, şimdiye kadar milletin gösterdiği fedakarlıkların yarattığı zarar ve acıları, savaş sırasında harap olan kasabaların, topa tutulan şehirlerin ve katliama maruz kalan köylerin yüreklerimizde bıraktığı acıları ve işgale uğrayan topraklara defnettiğimiz şehitlerimizin ocaklarında ve kalplerimizde meydana gelen acıları yarı yarıya gidermiş olacaktır. Fakat milletin artık birliğe ihtiyacı bitmiş olacak mıdır? Şüphesiz hayır... "Kuvayi Milliye"nin savunma durumu son bulmakla, milletin "Müdafaa-i Hukuk Örgütü" ne ihtiyaç kalmadığını düşünmek ve milli birliği artık tahammül edilemez görmek, ancak bu milletin başına cebir ve zorbalıkla musallat olup, kanunları ve memleket menfaatlerini, şahsi menfaatleri uğrunda çiğnemek isteyenlerin düşüncesi olabilir... Barış izleyen dönemlerde, Devlet doğal işleyiş durumuna geçer geçmez, bu zavallı milleti yine felaketlere yöneltecek unsurlar eksik olmayacaktır. Ne karşılığında olursa olsun, iktidar gücünü kirli ellerine geçirmek yahut üç-buçuk gönlük geçmişlerinin defterini tarihinden çalabilmek için, bütün milleti kana ve ateşe vermekten çekinmeyecek unsurlar hâlâ mevcuttur. Bulgaristan gözümüzün önündedir. Barış yapılmasına kadar milli birliğini muhafaza ettiği halde, barış sonrasında particilik ve intikam cereyanlarının sürüklediği uçuruma giden bu memleket, bizim için uyanma vesilesi olmalıdır. Henüz "Divan-ı Harp"lerin takibatları son bulmamıştır. Henüz siyasi sorumlulukları milletin fertlerine kadar yayarak, halkı birbirine ve unsurları bir diğerine düşman etmek yönündeki düşünceler en yüksek yerden destek görmemektedir... Henüz milletin yarısı adli kovuşturmalarla karşı karşıyadır... Henüz İzmir'de, Maraş'ta, Urfa'da kan döken sevgili ve kahraman millet fertlerini, "eşkıya" olarak adlandırılan uğursuz ağızlar kapanmamıştır. İşte barışın sonrasında boğazlanırcasına ve intikam alırcasına bir saldırıyla, yeni bir post kavgasına ve yeni felaketlere hazırlanan bu unsurları, umdukları fırsattan tümüyle uzaklaştıracak olan kuvvet yalnız "birlik"tir. Milli birlik, Dünyanın her milletinde kendi kendine olaşan öyle bir dayanışmadır ki, vatanın tehlikeyle karşı karşıya kaldığı her anda, içte ve dışta ortaya çıkabilecek kararsızlık ve kargaşa anlarında derhal ortaya çıkar ve bu olayların nedenini oluşturan kişi ve kuruluşlar yalnız O'nun karşısında yenilgiye ulaşırlar. Vatan endişesi zihinlerde belirir belirmez, milli birlik de bunun doğal ve zorunlu bir sonucu olarak derhal kendini gösterir. Uygar uluslarda bütün siyasi partilerin birleşmesi, muhalif partilerin siyasi mücadelelere ara vermesi, oluşturulacak karma nitelikli hükümetlerle işlerin yürütülmesi seçeneğine yer verilmesi, basın ve halkın düşüncesine yön verecek nitelikteki sair yayın organlarının hemen ve kendiliklerinden "milli birliği" destekleyemeye yönelmesi bu kutsal dayanışmanın neticelerinden ibarettir. Bizim memleketimizde şimdiye kadar savaş yıllarındaki sabır ve tahammül istisna edilirse, böyle milli birlik görülmemiştir... Hatta Temmuz İnkılâbı bile, irtica taraftarlarının sayıca çokluğu ve Saltanat teşkilatının genişliği nedenleri ile, tam bir milli birlik biçiminde oluşmuş değildi... Ve bundan dolayıdır ki, bir hayli sarsıntılara neden oldu. Milli birlik bütün görkemi ile ancak bugün oluşmuştur... Barış sonrasında yıkılacak mıdır?.. Buna ihtimal vermek için çok cahil olmak gerekir. Milletlerde dayanışmayı meydana getiren unsur, ya büyük bir tehlike veya esaslı bir siyasi terbiyedir. Her iki etkeni de göz önünde bulundurarak kendi ülkemizi düşünürsek, bugün varlığına büyük bir mutluluk içinde tanık olduğumuz birlik ve dayanışmamızın daha kuvvetli ve daha da mükemmel olarak sürüp gideceğinden şüphe duymamamız gerekmektedir. Çünkü millet, 10 yıldan beri aldığı siyasi terbiyenin eseri olarak birleştiyse, memleketin yüksek menfaatleri uğrunda ve vatan endişesi karşısında bundan başka bir seçeneğin verimli olamayacağına kani olmuş demektir. Eğer millet, yok olma tehlikesi karşısında kuvvetlerin birliğini çaresizlik sebebiyle gerekli gördüyse, yine de bu tehlikeyi görmüş, tehlikenin kökenini idrak etmiş ve vatan endişesi yüreğinde yer tutmuş ve ülkesine karşı sorumluluğunu bellemiş demektir... Yok olma tehlikesi, barış yapmış olmakla ortadan kalkmış sayılmaz. Esasen milletler, sözleşmeler ve antlaşmalar yaparak ya da yabancı kuvvetler aracılığı ile değil, kendi aralarındaki toplumsal bağların dağılması ile yok olurlar... Dolayısıyla, yok olma tehlikesini kavrayan bir millet, birlik ve dayanışma ihtiyacını da idrak etmiş demektir. Birlik ihtiyacı, ülkenin esaslı ıslahat adımlarında da başarının yegâne etkenidir. Islahat meselelerinde de düşünce ve kanaatlerin birleştiği esas noktalar vardır ki, bunlar uygulamaya konacak her programda kendilerine yer bulurlar. Şu anda varlığını ve geleceğini her tehlikeye karşı dayanıklı kılmak ihtiyacında bulunan bizim gibi felaketzede bir millet, kuvvetlerini birleştirme devamlılığından vazgeçemez... Hükümetler için de, milletin bu yöndeki birliği, başarının en büyük dayanağıdır. Şu halde vazifemiz, başarı sarhoşluğuyla dayanağımızı yıkmak ve geçmişin üzücü tarihi olaylarını ülkemizin gündemine yeniden yerleştirmek isteyenlere ve barıştan sonraki hayatımızı da altüst ederek yeni yeni zayiatlara ve yeni yeni felaketlere neden olabilecek maceraların peşinde olanlara fırsat vermemek ve ülkenin uğrayabileceği her tehlike karşısında milli birliğimizi zinde ve güçlü tutmaktır. Bu birlik; ne siyasi partilere, ne iktidara, ne muhalefete ve ne de eleştiriyel bir tutuma mani değildir. Yalnız bütün bunların makul ve mantıki bir sınırı olması ve kirli kişisel ihtisasların milleti boğmasına araç teşkil etmemesi gerekir. Dolayısıyla milli birliğe hücum etmek isteyenler, ilkelerinin ya da meşru eleştirilerinin savunusu için değil, memleketin başına bela olmaları engelleneceği için tepki gösterenlerdir. Oysa bu gibilerin, artık bu millet arasında yeri ve yurdu olamaz. Mustafa Kemal
|
|
| Atatürk'ün HAKİMİYETİ MİLLİYE GAZETESİ Başyazıları - Müttefiklerimiz (Derleme) - (SAYI 6)
|
Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçe'sine uyarlanarak yayınlanmaktadır. İstiyoruz ki, bütün milletler gibi biz de bağımsız olalım. İstiyoruz ki, kendi evimizin sahibi, kendi cebimizin hâkimi, kendi hayat ve namusumuzun sorumlusu biz olalım. İstiyoruz ki, yeryüzünde zalim kalmasın. Milletler arasında düşmanlıklar ortadan kalksın. Dünyaya hâkim olan kapitalizm illeti bir daha uyanmamak üzere uyusun... İşte, bugün içinde bulunduğumuz mücadelenin bizce yegâne manası budur!.. Biz bu gaye ile harekete geçtik... Geleceğimiz ve varlığımız için, emperyalizme karşı dünya ve hayat inkılâbı (devrimi) uğrunda zulümden kurtulmuş yeni bir çağa doğru yürüyoruz. Giriştiğimiz iş büyük, ağır ve o nispette şerefli ve şanlıdır. Görüyoruz ki, kendimizi kurtarmak için mücadele etmek demek, bütün dünya ve milletlerin kurtuluşunun milyonlarca cephesi arasında yer almak demektir. Yapılacak iş, henüz başlanmış olan iş, o kadar büyüktür ki, bu manzara karşısında insan ruhunun yüksek bir heyecanla titrememesi mümkün değildir... Çünkü bizim kurtuluşumuz, aynı zamanda dünyanın da kurtuluşu demektir. Ve bütün dünya şu uğursuz emperyalizm zulmünden kurtulmadıkça bizim için hayat ve rahat ihtimali düşünülemez. Bu kadar büyük bir işi nasıl başaracağız? Düşmanların, aleyhimizdeki ve dünya aleyhindeki suikast tertiplerine karşı neyle, hangi kuvvetle karşı koyacağız? İşte bu büyük mücadele içinde zihinleri en fazla meşgul etmesi ihtimali olan sualler bunlardır. Yıllardan beri devam eden kanlı mücadelelerden sonra henüz düne ait yorgunluklar omuzlarımızın üstünde bizi çökertmeye çalışırken, eğer sadece kendi kendimize kalmış olsaydık, biz, bu şerefli olduğu kadar ağır vazifenin altından kalkamazdık. Hâlbuki biz bu yolda hiç yalnız değiliz. Pek büyük ve pek kuvvetli müttefiklerimiz var. Öyle müttefikler ki, dünyayı emperyalizm zulmünden kurtarmak için ahdetmişler, durmadan ve sürekli olarak çalışıyorlar ve her gün yeni bir zafer kazanıyorlar. Altı yıl önce dünyanın en büyük mücadelesine atıldığımız zaman da aynı gaye için dövüşüyorduk. O zaman da müttefiklerimiz vardı. Büyük Almanya'nın muntazam orduları, dahi kumandanları, Avusturya'nın, Macaristan'ın mükemmel askeri teşkilatı, Bulgaristan'ın tam zamanında gelen yardımı, bütün bunlar pek büyük kuvvetlerdi. Fakat bu kuvvetlerin büyük bir maksatları da vardı ki, o da, maddi bir kuvvet olmaları idi. Hâlbuki bu defa, belki de müttefik olarak bizimle beraber hareket eden böyle muntazam asker ve teşkilat kuvvetleri yoktur. Buna mukabil, dünyanın her tarafında hüküm ve kuvveti şaşılacak bir hızla yayılan fikir, ilke ve iman kuvvetleri vardır... İşte bu kuvvetlerdir ki, bizim müttefiklerimizdir. Bütün dünya istiyor ki, insanlar ve milletler için yeni bir devir, bir adalet ve dinlenme devri açılsın. Biz de böyle istiyoruz ve işte onun için uğraşıyoruz. Asya'nın üçyüz milyonluk zulüm altında inleyen milletleri, emperyalist ülkelerin içinde zulüm altında inleyen sosyal sınıflar, hep bizimledir. Dünyanın her tarafında, her köşesinde bizim müttefiklerimiz ve dostlarımız var. Bundan evvelki muharebede yalnız Avrupa'nın ortasında birkaç milyonluk ordulara sahiptik. Bu defa ise, bizimle müttefik (birlik) olan düşünce, ilke ve iman orduları şaşılacak bir hızla bütün dünyayı istila ediyor! İki yıl önce dünya mücadelesinin şekli, bir asker istilasından ibaret olduğu halde, bugünkü istila kuvvetleri düşünce ve imandır. Öyle bir kuvvet ki, kalplerden kalplere dolaşıyor, en metin kalelere giriyor, en gizli köşelere nüfuz ediyor, cepheleri aşıyor, dağlardan dağlara, denizlerden denizlere sürekli olarak yürüyor... Yürüyor, eziyor ve kazanıyor! İşte bu defaki müttefiklerimiz bu nitelikteki muazzam kuvvetlerdir. Günden güne büyüyen bu müthiş istila kuvvetini karşısına Avrupa emperyalizmi, çıkara çıkara Leh ordusuyla bir Yunan çıkardı. Leh ordusu son günlerde büyük bir hezimete uğradı. Emperyalizmin son başarısı, son kurşunu işte şu karşımızda, bir sel halinde ocaklarımızı tehdit eden, namus ve dinimize susayan Yunan tehlikesidir. Bir hamle ve bir kalkışma!... Zalimlere karşı son bir savuş, bizi ve tüm dünyayı bir anda selamete, rahata ve hayata çıkaracaktır. Bunun zamanı gelmiştir. Zulüm dünyası son günlerini ve son saatlerini yaşıyor. Yunan'a bozgun vermek, sadece sultan Osman'ın mübarek namını ve mukaddes türbesini kurtarmak ve onunla beraber yüz binlerce kardeşimizi cellât bıçaklarından almak demek değil, belki de bütün dünya kurtuluşuna tarihin en büyük, en şerefli, en şanlı hizmetini yapmak demektir! Türkler! Ayaklanınız!
|
|
| Atatürk'ün "HAKİMİYETİ MİLLİYE GAZETESİ" Başyazıları / Asya Meselesi (Derleme) - (SAYI 7)
|
Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak yayınlanmaktadır. ASYA TEHLİKESİ (2 Şubat 1920) Son günlerde bütün dünya kamuoyunu bu tehlike işgal ediyor. Asya'nın şimdiye kadar milyonlarca insanı, sabırlı, sakin ve boyun eğmiş bir dini samimiyetle besleyen geniş ve esrarengiz yüreğinde hiç beklenmeyen bir heyecan dalgası görüldü. Avrupa asırlardan beri Asya çöllerinin hayat kabiliyetini unutmuştu. Şimdi birdenbire birçoğunun altında kımıldamaya başlayan bu avını ne yapmak lazım geleceğinde tereddüt ediyor. Bıraksın mı? Uzun zamanlardan beri aralıksız bir yorucu takiple bugünün verdiği fırsatı kovalamışken, şimdi tam hırs ve iştahla tırnaklarını geçirdiği bir zamanda geri mi çekilsin? Bir hamlede bu henüz canlı avını boğmak mümkün olsaydı ne iyiydi? Fakat işte bilinmeyen ve derin bir hayat kaynağı, ona tekrar hareket ve faaliyet veriyor. Ve Avrupa hissediyor ki, bu hareket ve faaliyetin titrettiği vücut üzerinde son başarılı hamle o kadar kolay olmayacak...İşte tehlike!... Evet, Asya'nın esrarengiz yüreği sarsılıyor ve tarihin geçmiş devirleri altında kalmış ve unutulmuş büyük istilaları ister istemez hatırlayan Avrupa, zaferinin parlak sarhoşluğuna karışan önemli bir endişe ile ürperiyor. Kafkas üzerinden Anadolu'ya, Bulgaristan'dan Fransa'ya, Mısır'dan bütün Afrika sahillerini takip ederek Septe Boğazı'na, Türkistan'dan Himalaya Dağları'na tırmanarak Hindistan'a doğru uzayan bir akım, bir isyan akımı var... Ve bu Asya'dan geliyor; yahut onda en büyük dayanak noktasını buluyor. Hâlbuki Asya, bu kuru ve miskin kıta, düne kadar ne güzel, ne müthiş bir kurbanlık koyun gibi kolayca sindirilecek bir şeydi. Avrupa bu tehlikenin kökünü Bolşevizmde (komünist harekette) buluyor. Ve bütün savunma kabiliyetini bu nokta etrafında toplamak istiyor. Hindistan'ın Pencap eyaletinde ortaya çıkan halk hareketlerinden bahsederken, Doğu işlerinde yetkili sayılan Lord Saydınham diyor ki: - - Liyom Pencap köylerinde tatbik edilmekte olan Bolşevizm usulü, zannetmem ki Hint siyasetçilerinin hoşuna gidecek bir şey olsun. Mister Nebin-Kandrepol karışıklık çıkarmak hususunda uzmandır. Hiç şüphe edilemez ki, adı geçen kişi Hindistan'a Bolşevizm'in ithali taraftarıdır."
Afganistan hakkındaki görüşler de buna çok yakındır. Kuvayı Milliye dahi kendisinden söz edilirken, daima Bolşevizm'in öncü bir kuvveti olarak anılmaktadır. Buna karşılık Bulgaristan‘da bütün içeriğiyle gelişen Sovyet idaresi hakkında gazeteler pek az endişeli görünürler. İtalya'da sosyalistler hükümet idaresini tamamen ellerinde tuttukları halde gelecek adına olsun bundan söz edilmiyor... Bu durumda Avrupa, Asya tehlikesinin esası olarak Bolşevizm'i görmekte samimi midir?.. Bu noktada tereddüt ediyoruz. Asya tehlikesi yok değildir. Fakat bu tehlike Bolşevizm tehlikesi midir?.. Ve Avrupa'nın endişesi, sadece Bolşevizm'in tahripkar esasları bakımından mıdır?.. Bu konuların incelenmeye muhtaç olduğunu düşünüyoruz. Bolşevizm, teori itibariyle, dünyanın her tarafında malum olan esaslardan ibarettir. Bu esasların hazırlayıcıları, Babeuf'ten, Saint Simon'dan, Kropotkin'den, Karl Marx ve Lasalle'den itibaren Lenin ve Troçki'ye kadar dünyanın bütün ileri milletlerinde yetişen tanınmış kişilerdir. Ve bu kişileri yetiştiren milletlerin kafası sosyal demokrasiden, ılımlı sosyalizmden, kolektivizme, komünizme ve Bolşevizm'e kadar bu esasların her şeklini öğrenmiş, ezberlemiş; ya ret ya da kabul etmiştir. Dolayısıyla, teori olarak Bolşevizm, yeni icat edilmiş bir şey değildir ki, Avrupa bununla (yeni bir şeymiş gibi) ilgilenmek gereğini hissetsin... Her memlekette, hatta İngiltere'de dahi, hiç olmazsa bir yüzyıldan beri, sefaletin servetle, sermayenin emek ve mahrumiyetle, imtiyazların veya kazançların eşitlikle mücadelesi devam edip durmaktadır... Bilhassa bundan daha korkunç meslekler ve teoriler vardır ki, Avrupa'da serbestçe müdafaa edilebilir ve yayılabilir: Örneğin, anarşizm gibi... Bolşevizm, bir yönetim biçimi ile sonuçlanmış inkılap (reform, yenileştirme) olması itibariyle, Rusya'da kurulmuştur. Bütün Avrupa düşünürleri bilirler ki, herhangi bir usulün ve herhangi bir teorinin, fiilen hayata geçmesi imkânını çevrenin özel durum ve şartları hazırlar. Rusya, bu şartlara sahipmiş ki, orada bütün dünyanın henüz bir teori şeklinde kabul ettiği büyük sosyalizm esasları hayata geçebildi... Avrupa devletleri kendi memleketlerinde bu şartları dikkate alarak Bolşevizm'in tahribatına pekâlâ mani olabilirler. Bunun için niçin telaş edildiğini anlamıyoruz. Rusya'da dökülmüş kanlar, Ruslara aittir. Avrupa'nın iddia edebileceği bir şey varsa, belki Rusya Çarlığı'na kaptırdığı milyarlardır. Şu halde Bolşevizm, Ruslardan başka hiç kimse için ne tehlike ve ne de bir endişe doğuramaz. Ruslar, Bolşevizm'i, Kızıl Ordularıyla Avrupa'yı istila ederek bütün dünyada uygulayacaklar diye korkuyorlarsa, buna inanacak kişilerin saflığına gülmek lazım gelir. Esasen, hiç de böyle bir ihtiyaç mevcut değildir. Rusya'daki idare tarzının, insanlığın mutluluğuna daha çok hizmet ettiği ortaya çıktığı gün, bu devrim öncelikle en ileri milletlerden başlayarak, bütün dünyayı dolaşacaktır... Toplumsal devrimlerin silahla, kuvvetle, demir ve tellerle kurulamayacağını Avrupa çok iyi bilmektedir. Gerçek bu olduğu halde, Bolşevizm endişesiyle Asya tehlikesinin birbirine karıştırılması, Asya'da ortaya çıkan her olayın Bolşevizm şeklinde kabul edilmesi (görülmesi) ve bu doğrultuda, örneğin Hindistan'a, örneğin Türkiye'ye Bolşevizm iftirasıdır. Ve güya bu tehlikenin önüne geçmek için yeni tedbirler alınmasının talep edilmesi, yeni bir siyasettir ve emperyalizmin yeni bir oyunudur... Ve bunun en büyük delili, Türkiye'de Bolşevizm'i şiddetle takip eden İngiltere'nin Kopenhag'da Bolşevik Delegesi Litvinof'la barış görüşmelerine devam etmesidir. Asya tehlikesi, Bolşevizm tehlikesi değildir. Belki en büyük kıtada yaşayan ve çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu milletlerin Avrupa boyunduruğundan kurtulması tehlikesidir... Afrika'yı uzun süre kavga ve anlaşmazlığa meydan vermeyecek bir biçimde paylaştıktan sonra, Avrupa'nın aç ve hırslı gözleri, Asya üzerine dikildi... Halbuki, Asya milletleri Avrupa medeniyetinin iç yüzünün ne olduğunu biliyorlardı. Afrika'da gerçekleşen durum ve bu medeniyetin, o masum çöllerde etkili olma yöntemleri gözlerinin önündeydi. Boğazlara ve İstanbul'a el koymak, son kalan bağımsız İslam hükümetlerini, yani Türkiye'yi esir aldıktan sonra, Asya'yı hakiki bir demir çember içinde örümcek ağına düşmüş bir sinek gibi, yavaş yavaş emmek ve imha etmek amaçları ortaya çıkmaya başlar başlamaz, doğal ve zorunlu olarak, azgınlık hissi doğdu... Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus sahillerini, başta Japonya olduğu halde tamamen ellerinde bulunduran İtilaf Devletleri İstanbul'a da el koymak suretiyle, Asya'ya hazırladıkları ağın son düğümünü sıkmış olacaklardı. Avrupa adına uygulamaya sokulan bu çembere alma hareketinin bütün menfaat ve hakimiyeti ise, İngiltere'nin elindeydi. İngiltere hükümeti, Septe Boğazını, Süveyş Kanalı'nı, Manş sahillerini emniyet altına aldığı ve donanmasının hâkimiyetine bağladığı gibi, Boğaz'a ve İstanbul'a da, aynı şekli verdiği zaman, artık ne Akdeniz'in, ne Karadeniz'in ve ne de Aden'den itibaren bütün açık denizlerin serbestisi fiilen İngiltere'den başka bir devlete ait olmayacaktır. Bu büyük Asya çemberinin içinde bir de İngiltere'nin kendi imparatorluğuna ait çevirme hareketi vardır. Mısır'dan, Kızıldeniz'den ve Hicaz hükümetine ait çöllerden, Irak'a uzanan ve İran'ın güneyinden Hindistan'a bağlanan bir hat vardı ki, bu çember, Almanların Bağdat yolunu baskı altına alacak ve tehdit edecek bir vaziyetteydi. Hatta, Harbi Umumi'nin en büyük sebeplerinden biri de belki bu idi. Bu hattın emniyeti, Barış Konferansı'nın onaylanmasını bekleyerek şimdilik tekrar etti. Kuzey yolu zaten Rusya Çarlığı'nın emperyalizmine karşı evvelce emniyet altına alınmıştı. Afganistan, Tibet Slav istilasının ilk siperlerini teşkil ediyordu. Sonra Himalaya'nın muazzam geçitleri geliyordu. Şimdi, Wilson Prensipleri'nin bütün milletlere verdiği yeni ümit ile İstanbul ve Türkiye hakkındaki suikastın doğurduğu heyecan, asıl bu yolu, bu kuzey yolunu tehlikeye atıyor. Ve güneyde de Mısır'ın harekâtı, Suriye'nin bağımsızlık davaları, zavallı Hindistan'ın etrafında örülen duvarların sanıldığı kadar sağlam olmadığını gösteriyor. İşte Asya tehlikesi budur... İran şahıyla yapılan sözleşme bu duvara bir dayanak daha ilave etmişken, Tahran'da İran milliyetçilerinin isyanı, Afganistan'ın Türkistan'dan gelen Rus Bolşevizm'ine dayanan harekâttan cüret ve cesaret alarak İngiltere nüfuzundan kurtulmak istemesi ve nihayet, Anadolu'da Türkiye'nin bağımsızlık ve bütünlüğünü savunmak için bütün milletin kuvvetini yığması ve Avrupa'ya isyan etmiş olan bu çeşitli ihtilal kuvvetlerinin ortak bir müdafaa hissiyle birleşmesi olasılığı, İngiltere'nin ve bütün Avrupa'nın elinden Asya'nın çıkmak üzere olduğunu hissettiriyor. Asya milletlerinin hürriyet ve kurtuluş mücadelelerinden başka şekilde yorumlanması mümkün olmayan bu harekâta, Bolşevizm suçlamasında bulunmak, olası yeni fedakarlıklar için (ve bu yönde) hazırlamak istediklerini Avrupa kamuoyuna bir muhalefet hissi vermek, özgürlük ve bağımsızlık uğrunda mücadele veren mücahitlerin fedakarlıklarındaki yüceliği gizlemek amacından kaynaklanmaktadır. Acı bir ilaç yutturmak için çocuğunu öcü ile korkutan babalar gibi, Asya'nın her hareketini, Bolşevizmle ortak ve ona yönelik sayıyorlar... Gerçi Bolşevizm, Avrupa'nın yegane güçlenme araçlarını kırmak, sömürge alanlarında, toplardan ve hâkim siyasilerden daha fazla işkence eden sermaye egemenliğini kaldırmak itibariyle Asya'da, Avrupa için hiçbir dayanak noktası bırakmayacaktır... Fakat, Avrupa'nın bütün düşünürleri aynı zamanda bilirler ki, bu akımın önünde bulunan Müslüman milletler, emek ile sermayenin bugünkü mücadelesinin sırlarını kavrayamadıkları için, Doğu'da Bolşevizm sorun oluşturmaz. Meselenin özü, Asya'da milliyet ve bağımsızlık hırsıdır. Bunu ne şekil ve ne renge döndürürlerse döndürsünler, içeriğini değiştiremezler... Bolşevizm ile beraber bilhassa Türkiye'de başlayan vatansever harekât için, Turanizm, Panislamizm gibi araçlardan da söz edilmektedir. Turanizm, bir nevi emperyalizm olması itibariyle, Türkiye'de bir hayalden ibarettir. Panislamizme gelince, buna bir meslek ve bir gaye şeklinde görmeye zaten lüzum yoktur. İslamiyet, bütün inananları arasında, kuvvetli bir imana dayalı genel bir kardeşlik kurmuştur. Bu genel kardeşlik, birbirine yardım ve bilhassa hilafet makamına pek fedakârca bağlılığı gerektirmekle beraber hiçbir zaman bir siyasi birlik ve bir emperyalizm şekline dönüşmemiştir. Kısacası, Asya tehlikesi vardır. Fakat, bu tehlike milyonlarca insanın, hürriyet ve bağımsızlığına, medeni kabiliyetine, gelişme ve ilerlemesine doğru yürümek istemesinden doğuyor... Bunu tehlike sayanların insaniyetle ilişki dereceleri, (yeniden) düşünülmeye muhtaçtır.
|
|
| Kemal Atatürk Hakimiyeti Milliye Gazetesi başyazıları / Asrın Prensipleri (Derleme) - (SAYI 8)
|
Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak yayınlanmaktadır. ASRIN PRENSİPLERİ 1923 Bütün dünya milletlerinin genel hareketinde Wilson'un sürekli bir barışa esas olmak üzere ortaya koyduğu milliyet prensiplerinin etken olduğu görünüyor. Asırlardan beri çeşitli milletler için tahammül edilmez baskılar uygulayan emperyalizm ile milliyet ve bağımsızlık esaslarının bu mücadelesi, hiç şüphesiz er veya geç emperyalizmin yenilgisi, hiç olmazsa durdurulması ile neticelenecektir. Bu zaferin ertesinde bağımsızlıklarını ve varlıklarını kurtarmış olan milletler, söz konusu prensiplerin aşırılık ve bağnazlığa müsait olmasından dolayı, kıskanç ve olumsuz siyasetler takip etmekten kendilerini kurtarabilecekler midir? Bu mesele çok önemlidir. Her kavmin, mutluluğu ve gelişmesi adına, kendisini meydana getiren insanların ve bir kavim olarak varlığının sağlam bir inanç ile kalıcı olmaya düşkün olması doğaldır. Fakat, milletlerin ortak düşünceleri üzerinde sabit fikirler doğuracak olan bu sağlam iman, bir gün pek kolaylıkla kıskanç ve bencil bir bağnazlığa dönüşebilir. Her millet; milliyetinin ölümsüzlüğünü, tarihi zaferlerine ve medeniyet kademelerine dayandırmak suretiyle, milli vicdanı büyütmek mecburiyetindedir. O kadar ki, bir millet, milletlerin dayanabildiği tarihe kadar uzak zamanlardan zincirleme gelmiş ve birikmiş (köklü) geleneklere bağlı ise, o millet, o kadar esaslı bir varlık sahibidir, denebilir... Halbuki, tarihin ve en eski medeniyetlerin evreleri, topraklar ve kıtalar üzerinde çeşitli kavimlere ait kaynaşmış ve karışık hatıralardan, her kavmi yararlanmaya sevk edecektir. Bu gayretle arazi ve sınırlar üzerinde başlayan mülk edinme davalarının zayıf milletleri kuvvetli milletlere bağlı bulunduracak yeni "hak"lar doğurması ve yeni bir emperyalizme varması ihtimali ortadan kalkmış değildir... Özellikle bu anlaşmazlıklardan Avrupa emperyalizminin eski şekilde devam edebilmek çaresini bulmak için istifade etmesi, bağımsız ve milliyetlerine şiddetle bağlı küçük kavimleri birbiriyle mücadeleye sevk ederek, bir tarafı himaye etmek suretiyle asırlık siyasetini tekrara yol bulması çok mümkündür. Irklara bağlı milliyet prensiplerinin ne ölçüde korkunç emperyalist istilalara alet olduğunu ve özellikle ırk temelinin, hiçbir yerde ve hiçbir millet için itiraz edilemez bir esas olamayacağını, bir taraftan Dünya Savaşı ve diğer taraftan ise, ilmi incelemeler yeterli derecede ispat etmiştir... Slav Birliği, Cermen Birliği ve Latin Birliği gibi teoriler, aynı ırktan oldukları halde daha büyük milletlerin, sırf "ırki ilişki"den dolayı kendilerine sataşmakta olmasını hiçbir millet iyi karşılamadığı için kuru bir teoriden ibaret kalmışlardır. Bulgarlar, Slav oldukları halde hiçbir zaman Rus-Slav Birliği'nin pençesi altında ezilmek istemediler. Bulgarları yine örneğin, ırk olarak Türk saymakla hiçbir zaman genel siyasetlerinde Türkiye yararına özveride bulunmaya yöneltmek olanaklı olmamıştır. Olsa olsa bu teori, Rus Çarlığı'nı, zorla Bulgaristan'ı istilaya teşvik edebilirdi. Türkiye ortadan kalkmadıktan sonra, Çarlığın görüşü de bundan başka bir şey değildi. Halbuki barışa esas olmak bilhassa devamlı bir barış temin etmek üzere ortaya konan milliyet prensiplerinin, böyle fetih ve istila amaçlarını, sınır kavgalarını, siyasi taşkınlıkları taşımaması gerekmektedir... Nitekim Wilson da, birçok defalar Amerika'yı örnek olarak göstermiş; orada mevcut olan kavimciliğin ve bu kavimlere ait medeniyet izlerinin hiçbir hak ve iddiaya esas olamayacağını belirtmiştir. Şu halde, Wilson Prensipleri'nin söylene gelen milliyet esasları, şimdiye kadar birçoklarının yanlış anladıkları gibi, memleketlerinin sınırları dışındaki milletler ile ilgili değildir. Ve bundan dolayıdır ki, Türkiye'de bir Ermenistan'ın, Trakya'da bir Bulgaristan veya Yunanistan'ın iddia edecek hiçbir hakkı yoktur. İzmir'de Yunan işgaline karşı bizce en çok savunulacak esas budur. Yoksa, İzmir'de Rumların çoğunluğu oluşturup oluşturmadıkları ayrı bir meseledir. Ve Yunanistan ile hiç de ilgili değildir. Osmanlı memleketlerinin bir tarafında, bir köyde, bir kazada herhangi bir kavim çoğunluluğu oluşturabilir. Fakat hiçbir zaman bu durum, o kavmin ilgili olduğu davaya, bu köy veya kazanın ilave edilmesine sebep oluşturmaz. Çoğunluk meselesi, ayrı bir varlık ve milliyet oluşturmak iddiasında bulunan kavmiyetler için söz konusudur. Mesela, Araplar Halep'in aşağısında kalan bütün Arabistan'ın milli çoğunluğunu meydana getirirler. Ve bundan dolayıdır ki, onların bağımsızlıklarını, kabul ettiğimiz milliyet prensiplerine uygun görüyoruz. Dolayısıyla, asrın prensipleri, karışık, tartışmalı, emperyalizme imkân tanıyan milliyet prensipleri değil, (tam tersine) her kavmin mutluluğu ve gelişmesi adına hoşgörülü davranma esasından kaynaklanan barışçı prensiplerdir. Bu biçimdeki bir milliyetçilik esası ise, ancak geneli itibariyle her milletin çoğunluğunu oluşturduğu ve uzun bir geçmişin hatıralarına, eski bir medeniyetin eserlerine dayanan ve aynı sınırlar içinde yaşayan bütün halkı, aynı siyasi ve hukuki özelliklerle ile kucaklayacak bir nitelik taşıyabilir. Bunun dışında, ırklara ve ne tarihin ne ilmin açıklıkla tayin edebildiği ve ayırdığı karışık ve kaynaşmış hatıralara dayanarak, aynı sınır içinde yaşayan insanları birbirleriyle mücadeleye düşürme sonucunu doğuran bir milliyetçilik prensibi, bu asrın prensibi sayılamaz ve özellikle de, yaşayamaz. Kıskanç ve bencil milliyet bağnazlıkları şahsi bencilliğin, aile ve kabile çerçevesinden taşarak geniş bir sınırı kuşatmasından ibarettir... Daha büyük sahalarda, daha olumsuz ve saldırgan bir içeriğe dönüşmüş olan bu bağnazlık, nihayet önemli bir tepki doğurur ki, bu da enternasyonalizmdir. Rusya‘da Bolşevizm'i getiren bu tepkidir. Napolyon'un Rusya'yı işgalinde, koluna kölelik damgası vurulan bir köylü balta ile kolunu kesmiş ve; - Fransızların İmparatoruna damgasını iade ediyorum, demişti. O köylü ki, Çar'ın damgasını övgüyle ve kutsal bir hatıra gibi taşıyordu. Halbuki bugün, evvela o damgayı yine aynı şiddetle kırdı, enternasyonalist oldu. İnsanlık bir gün ihtimaldir ki, aynı bencillikten ileri gelen aşırı hislerle milliyet çerçevelerinden taşıp, bütün insanlığı sarsacak olan bir "yenilik" meydana gelecektir. Bizim de milli vaziyetimiz, sınırımızla belirlenmiş olan bir milliyettir. Yapılmış bulunan Mütareke'nin sınırı, bizim kabul ettiğimiz milliyet prensiplerinin çizdiği sınırdır. Bunun içinde yaşayan insanları ırkları ve kavimleri ne olursa olsun millettaşımız sayıyoruz. Aynı zamanda Osmanlı memleketlerinin her tarafı için faydalı gördüğümüz adem-i merkeziyetçi idareyi destekleyerek, her kavmin kendi çevresinde gelişme imkanını da sağlamış oluyoruz. Çağımızın ilkeleri olarak bizim anladığımız milliyet esası budur. Biz hiçbir milleti ırkımız içinde boğmak istemediğimiz gibi, bizim bir ırktaşımız yararına, ayrı bir ırka mensup vatandaşlarımızı da kırmayı ya da aşağılamayı kabul edemeyiz. Şimdiye kadar dış güçlerin baskı ve yönlendirmeleri sonucunda bize ihanet etmiş olan Hıristiyan vatandaşlarımızdan bir kısmı da bu aynı prensiplerden yararlanma imkanına sahiptir. Fakat onlardan da aynı iyi niyeti ve sözünü ettiğimiz milli prensipler konusunda aynı ölçülülüğü ve hak tanırlık talep etmek hakkımızdır.
|
|
| HAKİMİYET-İ MİLLİYE GAZETESİ BAŞYAZILARI / M. KEMAL ATATÜRK (Derleme) - (SAYI 9)
|
Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak yayınlanmaktadır.
DURUMUN GERÇEĞİ
1923
Vaziyetimizin hakikati hassas ve aklı eren her dindaşımıza ayna gibi açıktır: İngiltere, İslam hilafetini, yüksek merkezi olan İstanbul'da hain ve kahredici pençesi altına alarak evvela Osmanlı saltanatını parçalamak ve dağıtmak, ikinci olarak bu yol ile bilhassa son senelerde İslam âleminin gösterdiği uyanmayı boğmaya doğru müsait bir zemin hazırlamış olmak planını kurmuş ve şu umumi harp sonunda bilhassa bu neticeyi elde etmeye çalışarak ve bundan dolayı doğuya ait harekât ve sükûnetinin bütününde hep bu gayeye doğru yürüyerek, nihayet İstanbul'a malum olan şekil ve surette vaz etmiştir. Başında Halife ve padişahımızın temsil ettiği hilafet ve saltanat olduğu halde İslam mevcudiyet ve milliyemizin bütün kanunlarını bu suretle ele geçirmekle İngiltere tasavvur ettiği planı belki artık kolaylıkla tatbik edip gidebileceği, daha doğrusu bizzat bizlere tatbik ettirebileceği zeminde bulunuyor idi. Hakikaten İngiltere'yi bu zannında takviye edecek bazı nedenler ve deliller de yok değildi: İngiliz parasını İslam mukaddesatı milliyesinin bütününde üstün ve hâkim sayan, dinlerini dünyalarına satan beş on muhteremin sefalet ve zilleti, İngiltere için hareketinin oldukça kuvvetli bir dayanağı addolunuyor idi.
Herkesçe malum olmakla beraber, daha iyi tespit etmiş olmak için şu İngiliz planını ortaya çıkaran safhaların başlıca noktalarına temas edelim:
1-Harbi Umumi sonunda bizimle mütarekename akdeden devlet İngiltere ve bu mütarekename hükümlerini daha ilk gününden itibaren ihlal eden yine İngiltere'dir.
2-Mahut itilafname ile Fransa'yı Adana'ya sokan ve daha ilerilere gitmeye teşvik ile bu korkunç hadiselere neden olan İngiltere'dir.
3- Yunanistan'ı İzmir' yollayan İngiltere'dir, o kadar ki malum faciayı takiben vuku bulan Yunan işgali, mütarekeyi akdeden İngiliz amirali (Calthorpe)un nezaret ve himayesi altında cereyan etmiştir.
4-Son günlere kadar Yunanlılar İngiliz generali (Miln)in açık koruması altında tutunagelmiştir.
5- İtalyanlara da bir nüfuz bölgesi ayırarak memleketimizi taksim tehlikesi bulunduranlar İngilizlerdir.
6-Sulhumuzu her gün bir suretle karıştırarak Türkiye'yi hayat hakkından mahrum etmek isteyen İngiltere'dir.
7-Ve nihayet İstanbul'a el koymak suretiyle istiklal ve hâkimiyetimizi bitirmek isteyen melun el, İngiliz elidir... Vb.
İngiltere pek de, hatta hiç de gizli olmayan bu maksatlarında ve hareketlerinde, neticeyi kendi hesabına başarılı kılmak için bilhassa kendi içimizde din ve vatanın mukaddes kaidelerini hiçe sayan hain bir uğursuz zümreye dayanıyor idi. Nitekim gördük: İstanbul'un işgalinden sonra sarıldığı belli başlı ilk hareket Damat Ferit Paşa'yı iktidar mevkiine getirmek olmuştur. İngiltere'nin fikrinde kendisinin Türkiye'yi mahvetmekten ibaret bulunan kati emeli, ellerinden gelebilirse milletin aleyhinde hareket edecek olan bu düşman uşakları marifetiyle ortaya çıkarılacaktır.
Bu planın ortaya çıkarılan yeni bir maddesini, aylardan beri Biga ve havalisinde bedbahtça yaşam sürdüren, vatanı Yunan zulüm ve kötülüklerine karşı müdafaa ile meşgul Kuvayi Milliye'yi arkasından vurmaya çalışan Ahmet Anzavur'a şu son günlerde- İngiliz emir ve idaresiyle-mirimiran rütbesi verilmesi ve kendisinin Balıkesir mutasarrıflığına tayin ettirildiği görülüyor. Artık vaziyet en ufak bir şüpheye mahal kalmayacak kadar açıktır. Hem de birkaç yönden: Evvela İngiltere'nin oynadığı oyunun mahiyeti itibariyle, ikinci olarak da İngiltere'nin maksadını temin için istihdamını hedeflediği kuvvetlerin ve vasıtaların bilhassa nelerden ibaret olacağı noktasından.
İngiltere, milletimizce icap ederse ölümün göze alınacağı bir galeyan ve ayaklanma ile karşılanan bu suikastında, kaleyi içeriden fethetmek üzere, bilhassa bizi dâhili mücadelelerimiz içinde boğulup mahvolmaya sevk eylemek planının görmüştür. Bunun için elinde para vardır ve Ferid Paşa ile arkadaşlarından ibaret hatta sınırlı ve ihtiras erbabı ile sınırlı... İngiltere kendi hasebinde bu hıyanet sebeplerine bir de milletin olur olmaz şeye kanıverecek sandığı saflık ve gafletini ilave eylemiştir. İşte bugün hayatımızın istiklali ve hürriyeti başına bir kâbus gibi konan İngiltere'nin vaziyeti ve işte bugün İngiliz emri ile mirimiran paşası yapılan Ahmet Anzavur'un haydutluğunu izah eden hakikat... Milletin gösterdiği siyasi rüşt ve fedakârlık azmi, İngiltere'nin bu hesaplarında ne kadar yanılmış olduğunu kâfiden fazla bir açıklıkla ispat eylemiştir. İngiltere'nin bizi bize mahvettirmekten ibaret olan planı milletin hakikat temyizindeki basiret ile şimdiden suya düşmüş sayılabilecek olduktan sonra, bu devletin daha fazla ne yapabileceği noktası kalır ki, bu bahiste de biz cihanın sulh ve sükûnunu koruyan olmaktan henüz çok uzak bulunan hercümerc vaziyeti içinde milli mukaddes hukukumuzu kurtarmaya yetecek zaman ve imkândan hiç de mahrum olmadığımıza ve hiç de mahrum kalmayacağımıza en kati bir kanaatle kani bulunduğumuzu, Hakk'a imanımız kadar kuvvetli bir emniyet ve inanç ile beyan edebiliriz. Azim ve imanımızda sebat olalım: Zaman bizim için ve bütün İslam alemi için çalışıyor.
|
|
| KUVAYI MİLLİYE YAZILARI - (SAYI 10)
|
 ® MUSTAFA KEMAL PAŞA, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. ® Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak yayınlanmaktadır. EMPERYALİST FRANSA İtilaf devletleri savaştan galip çıktılar. Harbin her tarafta yaptığı tahribattan bu ülkeler de (galip taraf oldukları halde) memleketler de korunamamışlardı. Bundan dolayı, ulaşılan zafer sonrasında bu devletlerin ilk düşündükleri şey, uğranılan zararların telafisi için başvurulacak çareler oldu. Her türlü duygu ve düşünceye hâkim olan bu görüş, 1918 Ekim’inden beri süregelen olayların esasını oluşturdu. Savaştan galip çıkan devletler, bir zafer kazandıklarının bilinci ile, önlerine çıkıveren bu umulmadık sonuçtan en yüksek ölçüde yararlanmak ve savaş nedeniyle uğramış oldukları zararlarının faturasını savaştan yenilgi ile çıkan devletlere yüklemek istediler. Savaştan yenik çıkmış olan devletler, önlerindeki süreçte hiçbir şey yapamayacak bir durumdaydılar… Kendilerinden ne istenilirse kabul edeceklerdi. İşte savaşın galipleri bu durumdan mümkün olduğu kadar yararlanmaya karar verdiler. Savaş süresince her devlet emperyalizmin karşısında olduğunu dile getiriyordu. Özellikle İngiltere ile Fransa, milletlerin hak ve hürriyetleri için dövüştüklerini söylüyorlardı. Oysa, savaş sonunda emperyalizm, eskisinden daha büyük bir şiddetle harekete geldi. Bunun dünyayı çok kötü bir geleceğe doğru götürdüğünü anlayanlar çoktu ve belki de bu kişiler hükümette görev alabilen bir kesimdi. Ancak savaşın neden olduğu tahribatını gidermek düşüncesi, bütün düşüncelere karşı o kadar şiddetle hâkim oluyordu ki, neticede, en ileri görüşlü devlet adamlarının bile, her yönden ve özellikle de, askeri ve sanayi kesimden taşıp gelen emperyalist içerikli taleplerin etkisine kendilerine kaptırdıkları görüldü. Savaş sırasında söylenen sözler, savaşın verdiği dersler tümü ile unutuldu. Bu akıma kendisini kaptıran devletlerden birisi de, Fransa’dır. Ve bunun kanlı delilleri bizim önümüzde bulunuyor. Son günlerde çeşitli saldırılarına hedef olduğumuz Fransızlar, bize karşı iki muhtelif siyaset arasında çalkalanıp duruyorlar... Bir taraftan, Türkiye’yi mahvederek İngiltere’nin eline düşürülen barış Antlaşmasını kabul ettiklerinden dolayı pişmanlık duyarken, bizim barış antlaşmasını ve özellikle İngilizlere karşı sürdürdüğümüz mücadelede başarı kazanmamızı temenni ederlerken; diğer taraftan da, bizzat kendileri üzerimize fırka fırka asker göndererek bizimle uğraşıyorlar. Diğer taraftan, İstanbul’daki Fransızlar, bize güler yüz göstermeye çalışıyorlar. Paris gazeteleri Türk milliyetperverleriyle soğukkanlı davranış önerirken, öte yandan, Ermenilerle birleşerek Türk köylerini ve Türk köylülerini ezmeye ve yok etmeye çalışıyorlar. Peki neden?.. Çünkü, savaştan oldukça yara almış bir durumda çıkan Fransa, Suriye ve Kilikya bölgelerinde yer alan yer altı kaynaklarından yararlanmayı önemli bir amaç haline getirmişti. Fransızlar, sözünü ettiğimiz bu kazancı sağlayacak bir zemini oluşturan barış antlaşmasının, diğer taraftan bütün dünya sulhunu önemli ölçüde biliyorlardı. Hâlbuki aynı Fransa, Türk milliyetçilerinin özellikle İngiltere’ye karşı çalıştıklarını da gördüğü için, onlara karşı güler yüz göstermek durumunda kalıyordu… Bir tarafta güler yüz, öte yanda kanlı bir mücadele… Bir tarafta, Türkiye’nin parçalanması ve bu arada güzel Türk topraklarının Fransızlara geçmesi amacı; diğer taraf ise, İngiliz etki alanının genişlemesine karşı durabilmek için milliyetçileri ve milliyetçiliği savunma siyaseti!.. Bu ikiyüzlü ve birbiri ile çelişen siyasetlerin gülünç olduğu kadar, bizzat Fransız çıkarlarına ne ölçüde karşı olduğunu söylemek fazla olsa gerektir.. Emperyalist Fransa’nın gözleri emperyalizm hırsıyla o kadar kararmıştı ki, bu birbiri ile çelişen siyasetlerin gülünçlüğü ve sakıncaları bir türlü göremiyor ve sonuç olarak, bizzat kendisi, Kilikya’da kanlı mağlubiyetlere uğrarken, bütün dünya milletlerinin, bugün emperyalist Avrupa tarafından inat ile savunulan düşünceler karşısında ayaklandığını da hissetmiyordu… Fransa istediği yolda gitmekte özgürdür… Yalnız şunu bilmelidir ki, biz, hangi taraftan gelirse gelsin, milli varlığımız aleyhindeki suikastların her tür ve şekline karşı bütün kuvvetlerimizle karşı koyacağız!.. Emperyalist Fransa’nın arada sırada bizi aldatmak için göstermek istediği güler yüzün manasını gayet iyi anlamaktayız. İsterse Fransa, dünyanın nereye doğru gittiğini anlamamakta hala ısrar etsin!..
|
|
| TÜRK - BOLŞEVİK [SOVYET] ANTLAŞMASI / M. Kemal Atatürk - (SAYI 11)
|
 ® MUSTAFA KEMAL PAŞA, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. ® Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak yayınlanmaktadır.
Doğu tarihinin büyük bir olayı, ulusal egemenliğin gerçekleştiği günler içinde, bir oldu-bitti biçiminde, Türk tarihinin olduğu kadar Doğu tarihinin de büyük bir olayı biçimde hayata geçmiştir. Bu olay, bir Türk-Bolşevik antlaşmasıdır… Hayli uzun süren müzakerelerden sonra Sovyetler Cumhuriyeti, savunduğu dava ile, bizim savunduğumuz dava arasındaki ortaklık ve hatta birliği hissetmiş; dolayısıyla, iki ulusun geleceğine egemen olan bu birlik noktasını resmen kabule karar vermiştir. Türklerle Bolşevikler [komünistler] yahut Türk milleti ile Rus milleti, aynı “Doğu”nun milletleridir… Birinin başındaki dert, diğerinin başında da vardır... Aynı anti-demokratik idare, aynı bürokrasi her iki millete de hâkim bulunuyor ve her iki milleti de eziyordu. Aynı anti-demokratik idareler, aralarında hiçbir anlaşmazlık nedeni bulunmaması gereken bu iki ulusu, geçmişin dünyasına egemen olan “ihtiras siyaseti”nin doğurduğu nedenler altında çağlar boyunca birbirlerine düşman olarak tanıtmıştı… Fakat her iki milletin de başından bu anti-demokratik idare devrildiği zaman anlaşıldı ki, arada gerçek bir anlaşmazlık nedeni bulunmaması gerekmektedir… Türkiye, meşruti bir hükümete sahip olduğu günlerde Rusya'da hâlâ çarlık rejimi hüküm sürüyor idi. Bu çarlık yönetimi, Türk milletini mahvetmek isteyenlerle beraber hareket ediyor ve hatta onların başlarında bulunarak Rus milletini Türk milleti aleyhine sürükleyip götürüyordu. Bunun neticesi olarak dünya savaşı süresince Türklerle Ruslar arasında kanlı mücadeleler meydana geldi. Şiddetli bir hareket çarlığı ortadan kaldırınca, artık iki millet arasında şimdiye kadar var olandan büsbütün başka bir siyaset egemen olacaktı… Eski siyaset, düşmanlık siyaseti olunca, yeni siyasetin de bunun tersi olan bir siyaset; yani, tümü ile bir dostluk siyaseti olması gerekiyordu… İşte gerçekte de böyle oldu… İki ulusal devlet adamları, iki ulusun amaçları arasındaki ortaklık ve birliği görerek, bunu resmi bir belge doğrulamak istediler. İşte son günlerde imza edilen “İttifakname” böylece oluşmuş bulunmaktadır. Rusya, bugün Türkiye'nin on iki yıl önceki durumunda bulunuyor. Türk devrimine karşı olanlar, devrimin yok edilmesi için her çareye başvurup, çareler oluşturdular ve Türk devrim hareketi ile sürekli olarak mücadele ettiler. Çünkü Türkiye'de ortaya çıkan devrim, Türkiye’yi bir çiftlik gibi kullanmak isleyenlerin işlerine gelmiyordu… Rusya bugün aynı durumda bulunuyor. Batı'nın emperyalistleri Rus devrimini söndürmek için ne kadar şeytanca çare varsa hepsini uygulamaya sokuyorlar… Rusya'yı bir an için rahat bırakmıyorlar. Fakat nasıl Türkiye’de devrim ruhunu soldurmakta başarılı olamadılarsa, Rusya'da da öyle olacak… Ve bütün mazlumlar dünyasını zalimler aleyhinde ayaklandıracak olan devrim hareketi yürüyecektir. İşte Türklerle Ruslar arasındaki birlik amacı bu noktada oluşmuş ve uluslar arasındaki anlaşma, bu birliğin kalıcılaştırılması ve güçlendirilmesi için imzalanmıştır. Yeni Rusya ve yeni Türkiye, el ele, dünyayı emperyalist zulmünden kurtaracak hareketin öncüleridir.
|
|
| KUVAYI MİLLİYE YAZILARI / Bağımsızlık Savaşımızın ideolojisi üzerine Atatürk'ün başyazıları - (SAYI 12)
|
 ® MUSTAFA KEMAL PAŞA, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. ® Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak yayınlanmaktadır. Anadolu Ajansı memleketimizin her tarafında yayımladı ve tamim etti.İstanbul’dan gelen doğru sözlü yolcuları dinleyenler de aktardılar:Orada, Sultanahmet Meydanı’nda İngilizlerin teşvikiyle görünüşte Sulh Antlaşmasını protesto için, [hakikatte ise, İngiliz himayesini istemek için] bir miting düzenlenmiş…Hoca Sabi Efendi, filozof Rıza Tevfik Bey gibi huyları ve meslekleri malum, hırsları vicdanlarına galip olan bazı kimseler hitabet kürsüsüne çıkmışlar ve demişler ki: - İşte görüyorsunuz, memleket Sulh Antlaşması ile parçalanacak. Gelin, hep birlikte İngiltere himayesini {mandasını] isteyelim…Fakat bu durum karşısında halkın gazabı şahlanmış ve bu zavallı İngiltere dostları kendilerini halkın elinden güç bela kurtarmışlar…Bu sütunlarda bir kere daha söyledik. Bir kez daha tekrarlıyoruz:Bu memlekette İngiliz siyasetinin, İngiliz himayesinin savunucuları, ya vicdansız vatansızlardır yahut akılları ve muhakemeleri kıt kimselerdir. Bundan dolayı biz onları muhatap kabul etmiyoruz… Biz ancak uyarıldıkları zaman doğru yolu görebilecek olanlara hitap ediyoruz… Bugünün koşullarında İngiliz siyaseti ve İngiltere’nin Türkiye hakkındaki düşünceleri açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu siyasetin özü ve esası, Türkiye’yi ezmek ve öldürmektir. Bu siyaset ve düşüncelerin sahiplerinden medet ummak kabahatten de büyüktür; bir cinayettir!..Evet, biz ki, [Cenabı Hakkın yardın ve desteğine bin şükür], bugün Anadolu’da, Anavatan’ın kucağında, düşman ayağı değmeyen bölgelerde bağımsızlığın lezzet ve nimetiyle yaşıyoruz… Bir kez İngiliz boyunduruğuna girmenin ne demek olduğunu anlamak için yakınlara bakıvermemiz yeterlidir… İşte Irak, işte Mısır, işte Hindistan ve işte İrlanda!..Irak’ta Türk idaresine nihayet verildiği gün, Cennet’in kapılarının açılacağını zanneden zavallılar olmuştu... Fakat aradan daha bir yıl geçmeden yabancı Hıristiyan bir devletin boyunduruğu, Iraklı kardeşlerimize o kadar ağır geldi ki, feryatları yeri göğü inletmeye başladı. Silahını kapan koştu. Yer yer İngiliz silahlı kuvvetlerine saldırı hareketleri yoğunlaştı ve genele yayıldı. Bugün Irak, dün kurtarıcı sanılan İngilizlerin egemenliğine karşı kurtuluş savaşı verme durumundadır. Ve direnme hareketi yer yer başarılı olmaktadır da… Hani İngiltere’nin Irak’a getireceği cennetler?Hani İngiliz altınlarının sıcak ve tatlı tesiri?..Hiç şüphesiz İngiliz çizmesi ve İngiliz mahmuzu halkın vicdanına hepsinden daha çok ağır gelmektedir. Şimdi ırak halkı şöyle haykırmaktadır:- Lanet olsun İngiliz himayesi altında gelen mutluluk ve refaha!.. Biz ilkel bir bedevi hayatı yaşayabiliriz. Fakat, yine de gönül rahatlığı ile özgürlüğümüzü yaşarız…Mısırda iki yıldır süregelen şahlanışı hepimiz biliyoruz. İngiltere’nin Mısır’a mutluluk ve zenginlik getireceği söyleniyordu… Mısır arazisinin baştanbaşa sürülüp ekileceği, Mısırlıların ceplerinin altın dolacağı propagandası yapılıyordu. Mısır imar açısından kalkınmış ve yenilenmiş, nüfusu artmış, güvenlik tam olarak sağlanmış olacaktı… Fakat kendini bilen bir millet için paranın ne ehemmiyeti olabilir?..İşte Mısır!Ne o servet ve ne o refah Mısırlıları tutamadı. Harp içinde okkası üç kuruşa pirinç ve beş kuruşa şeker yiyen Mısırlı kardeşlerimizin milli onurları buna tahammül edemedi ve kaynadı!..Bu öyle bir tepki ve öyle bir galeyana gelmedir ki, Mısır’da artık Dünya’da İngilizleri çağrıştıran ne varsa, ondan nefret ediliyor, iğrenilip öğürülüyor ve hatta kusuluyor!..Hani Mısır’a İngilizlerin getirdiği refahı?Milli gurur beş on mangıra değişilir mi?..Bir millet bağımsızlığından birkaç okka pirince, birkaç katar pamuğa vazgeçebilir mi?..Evet, vazgeçilemeyeceğini görmekteyiz… Mısırlı dindaşlarımız, bu gerçeği her gün fırtınalar gibi gürleyerek ve seller gibi kanlarını akıtarak gösteriyorlar. - Ya bağımsızlık ya ölüm!.. diyorlar.Ve İngiltere’yi acz içinde çaresiz bırakıyorlar.İngiltere’nin Mısır’a mutluluk ve zenginlik getirdiğini kim iddia ediyor?Mısır köylüsünün çıplak vücutlarından güneş altında adeta çağlayarak akan terlerin doğurduğu zenginliğin en büyük kısmı İngilizlere… Ve geriye kalan çok küçük bir kısım ise, Mısırlılara kalmaktadır!..Ya o görünürdeki sahte mutluluk ve zenginlik ortamı içinde ruhlara batan ve yürekleri her gün iğneleyen o lanet tutsaklık zinciri, insan olanlar için katlanılabilir bir şey midir?..Kimdir o insan ki, tutsaklığı özgürlüğe tercih eder?..Hani o millettir ki, kızgın güneş altında inleyerek, eriyerek kazandığını, başında kamçısıyla bekleyen bir zalim millete teslim ederken yüreği sevinçle dolar?..İrlanda haberleri her gün gazeteleri dolduruyor. Orada her gün bir düzine polis memurunu vuruyorlar. Karakollarına hücum ediyorlar. Yüzlerine maske takmış İrlandalılar güpegündüz tramvayları doldurarak, vatanlarına hıyanet ederek, İngiliz ordusunda askerlik yapan kimseleri sokaklarında kıtır kıtır kesiyorlar…Bunları o kadar ustalıkla ve özveri ile yapıyorlar ki, bizim bir ilimiz kadar olan o küçük İrlanda’da yüz bin kişilik koca bir İngiliz ordusu bulunurken, sokaklarda binlerce İngiliz polisi ve binlerce hafiyeler devriye gezerken, halkın direnişi her geçen gün biraz daha çoğalıyor…Bütün bu olup bitenler sırasında hemen hemen hiç kimse yakalanamıyor. Kazara yakalanıp, hapsedilenler ise, ağızlarına bir lokma ekmek koymuyorlar, açlık grevi ilan ediyorlar. Ve ölüme kadar sürdürdükleri dayanıklılıkları sonucunda sonunda İngiliz hükümetini kendilerini salıvermeye mecbur ediyorlar. Bu özveri, bu vatanperverlik, bu müthiş örgütlenme becerisi ve ve yardımlaşma neden ve nasıl gerçekleşiyor?..Bunu ancak vatan aşkı ile çarpan yürekler anlayabilir!..İrlandalılar yüzyıllardır İngiliz boyunduruğunu taşımaktan o kadar bıkmışlardır ki, İrlanda topraklarını pençelerinde tutan İngiliz “Lord”larının zulmünden o derece bezmişler ki, işte bugün dört milyonluk Hıristiyan İrlanda milleti, otuz sekiz milyonluk koca bir Hıristiyan İngiltere’ye karşı mucize dolu mücadelesine devam ediyor…İngiltere, bütün dünyaya uygarlık ve mutluluk vaat eden Büyük Britanya, kendisinden birkaç saat ötede yüzyıllardır idaresi altında bulunan Hıristiyan İrlanda’ya neden bir parça dahi olsun mutluluk veremedi?..Eskiden İrlanda’nın nüfusu, on-onbeş milyon kadardı. İrlanda halkı ya açlıktan kırılarak ya da zorla göçe zorlanarak azalmıştır ve sonucunda dört milyona kadar erimişlerdir. Hâlbuki İrlanda toprakları ve arazisi, İngiliz lordlarının servetlerine servet katmıştır İşte eli kanlı İngiliz boyunduruğu budur…Ya Hindistan?.. Hindistan’dan her yıl İngiltere’ye akan yüz-milyonlarca liralardan ve her yıl açlıktan ölen iki-üç milyon Hitli halktan söz etmeye bilmiyorum lüzum var mıdır? Yalnız şu kadarını söyleyelim ki, Hintli vatanperverler İngiliz idaresi hakkında biz Müslümanlara şu sözleri söylüyorlar:- Aman İngiliz idaresinden Allah sizi saklasın ve bizi de kurtarsın… İngiliz egemenliğinin ne kadar ağır ve ne ölçüde gaddar olduğunu tahmin edebilmeniz güçtür. Siz Türklerin en zalim ve en gaddar bir memurunuz bizim Hindistan’a gelse ve bizi ezse, dövse, hatta kesse “razıyız, memnunuz!” diye mutlulukla bağırabiliriz… Bizler yıllardır sizi bekledik. Gelip Hindistan’ı kurtaracaksınız diye. Ama şimdi bu lanetli katillerin zincirinden kurtulalım diye mücadele veriyoruz… Daha fazla söze gerek var mı, bilmiyorum…Ne İngiliz siyaseti, ne İngiliz himayesi!Yaşasın Türkiye’nin bağımsızlığı!..Bağımsızlık, kan dökülerek elde edilen bir nimettir, can tende kaldıkça geri verilmez!..
|
|
| İSTANBUL ZİHNİYETİ/Atatürk'ün başyazıları/ Derleyen Av. Özge Haksal - (SAYI 13)
|
 ® MUSTAFA KEMAL PAŞA, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. ® Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak yayınlanmaktadır İSTANBUL ZİHNİYETİ İstanbul'da "Anadolu ile anlaşmak" diye bir cereyanın mevcut olduğunu görüyoruz. Bu düşünce, dünün ve bugünün fikri değildir. Hatta Bakanlar Kurulu’nda yapılan son bakan değişikliklerinden önce de bu düşünce vardı ve [Başbakan] Damat Ferit'in zihni de böyle bir şeyle meşguldü. Hatta daha da garibi şudur: Anlaşılıyor ki Damat Ferit, bir ara Anadolu ile anlaşmayı ve bu politikasının zemini içinde bir de genel af ilan etmeyi düşünmüş… Bugüne kadar olup-bitenden vardığımız sonuç ise, yeni oluşan Bakanlar Kurulu’nun da bu düşüncenin yanında olduğudur. Tevfik Paşa etrafında toplanan kişiler de Anadolu ile anlaşmak olanağını korumaktadırlar. Ortaya çıkan durum, “Kesemediğin eli öp de başına koy!..” biçimindeki atasözünün pratik içindeki doğrulanmasından ibarettir. Bu durum, bizim için, iki ucu da aynı noktaya varan iki anlamdan ibarettir: Bir tarafta, İstanbul “dolabı” ve bu dolabın ardında gidenlerin, artık Anadolu'yu şiddet kullanarak elde etmenin imkânsız olduğunu anlaşılmış olmaları… Diğeri ise, İstanbul'un ne ölçüde garip bir düşünce biçimi ve psikolojik durum içinde bulunduğu… İstanbul'un düşünce biçimi, hayret edilecek bir oluşum içindedir… İstanbul, hâlâ Anadolu'yu affetmek biçiminde ortaya koydukları bir sorun ile meşguldür. Demek oluyor ki İstanbul, apaçık ortaya çıkan gerçeklere rağmen hâlâ hülya ve rüya içindedir. Öyle anlıyoruz ki İstanbul, henüz durumu tam anlamı ile anlamış değildir. Sevr Antlaşması bütün şiddetiyle Türkiye’yi ezmek istediği bir sırada, İstanbul'un Anadolu ile uzlaşma düşüncesi ile meşgul olması [bu sorunu gündeminde tutması], Anadolu'nun çok kötü koşullarda bulunduğu varsayımına dayandırılmaktadır. Gerçekte, Anadolu manen bozulmuş, maddeten gücü bitmiş, halkı korku ve eziyet içine düşmüş, çaresiz bir durumda olsaydı, belki bir an için içine düşülecek bir şaşkınlık arasında Sevr Antlaşması’na boyun eğmek akıldan geçirilebilirdi… Fakat Anadolu bugün, düne oranlan, karşılaştırılamayacak ölçüde güçlüdür. Anadolu siyasetini, düşüncesini, amacını ve İstanbul'a karşı olan durumunu belirlemiş ve örgütünü günden güne genişleterek, her gün her alanda gücünü artırmaya başlamış, kendi geleceğine doğru yürümektedir… Anadolu’nun düşüncesi ve temel amacı, Batı Cephesi’nin doğusunda olduğu kadar, batısında da anlaşılmış bulunmaktadır. Anadolu, kendi varlığını savunmak için, İstanbul'un dar bakış açısının anlayamayacağı ölçüde güçlüdür. Ayasofya'da söylediği yalanlara, Sultanahmet'te kendisi de inanan İstanbul, Anadolu’nun, gücünün son noktasına gelip dayandığı ve bu nedenle de, Sevr Antlaşması’nın kabulü aşamasında İstanbul'la uzlaşmaya hazır olduğu yanılgısı içindedir. Oysa Anadolu, bu mücadeleye başladığı zamana kıyasla şimdi çok daha güçlü ve kendine olan güveni daha da kuvvetlenmiş bir durumdadır. Ve Sevr Antlaşması’ndan Türkiye’yi kurtaracağına tümü ile emin ve inançlıdır. Bu nedenle İstanbul'un bu yönde bir hayale kapılması asla gerçekçi değildir. Sevr Antlaşması ortada durdukça Anadolu elindeki silahı bırakamaz!.. Bu silah sadece kendi silahı değildir. Kendisiyle beraber Avrupa ve Asya'da Sevr Antlaşması’na egemen olan ruha karşı isyan etmiş birçok milletler vardır… İstanbul'a haber verelim ki, Anadolu ülkeyi kurtarmak için bu isyan gücünün yeterli olduğuna emindir. İstanbul bizimle dost olduğu ve Anadolu davasının anlamını kavradığı sürece biz de onu kurtarmak için çalışırız... Fakat İstanbul, İngilizlerin elindeki bir oyuncak olarak Anadolu'ya karşı düşmanca tutumunu sürdürdüğü sürece bizim de açık bir düşmanımız konumundadır… O’nunla görülecek pek çok hesabımız olmakla beraber, bunları geleceğe bırakıyoruz. Öncelikle bütün gücümüzle Sevr Antlaşması’nın hesabını temizleyeceğiz… Ve sonra da İstanbul-Anadolu davasını kökünden halledeceğiz. İstanbul'u böyle düşüncelere sevk eden batı zihniyetinin ortaya çıkışında bir rastlantının da etkisini görerek, yazımızı bitirmeden önce, bu konuya da değinmek istiyoruz: Ankara'da bu Millet’in Hükümeti oluşturulurken İstanbul'da "nezaret" adı verilen makamlara burada "vekâlet" denmişti. Söz konusu “Vekâlet” kelimesinin buradaki anlamı, milletin ve onun temsilcisi olan Millet Meclisi'nin vekâletidir. Halbuki İstanbul, hep hülya içinde bu “Vekâlet”leri “Nezaret”lerin temsilcileri sanıyor… Ve işte kendilerini aldattıkları nokta burasıdır. Bu iki anlam arasındaki farklılık, Doğu ile Batı kadar uzaktır.
|
|
| ANADOLU / Mustafa Kemal Atatürk / Hakimiyeti Milliye Gazetesi Başyazıları - (SAYI 14)
|
MUSTAFA KEMAL PAŞA, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. ® Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş avukat Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak yayınlanmaktadır ANADOLU Bir buçuk yıldan beri Anadolu'yu yer yer harekete geçiren ve küçük veya büyük bütün bu hareketleri bir araya toplayarak, bunlardan koskoca bir devrim yaratmak yönündeki düşünce, önceleri sadece bir duygu ve heyecandan ibaret, belirsiz, genel, bulanık, soyut bir şey olduğu halde bugün, şöylece çevremizi incelediğimiz zaman açıkça görüyoruz ki, başlı başına açık, kesin ve somut bir kavram olmuştur. Bu düşünceyi ifade etmek için en kısa deyiş, tek bir esastan ibarettir: Anadolu!.. Eğer bunu bir satır ile de ifade etmek gerekirse, şöyle diyebiliriz: - Bir buçuk yıl önce doğup, o zamandan beri sadece yaşamakla kalmayarak, aksine günden güne büyümüş olan bu düşünce, "Anadolu Anadolularındır!" söyleminden ibarettir… Anadolu sözcüğü, artık başlı başına uzun anlamları içeren bir kavram olmuştur. Düne kadar Osmanlı İmparatorluğu içinde yer alan ülkeleri gösteren haritalar üzerinde bu mevcut ülkelerin bir parçası olarak göze çarpan ve daima bir sıfatla “birlikte” kullanılan bir isimden ibaretti: - Anadolu-yu Şahane!.. Hâlbuki bugün Anadolu, böyle bir coğrafya parçası olmaktan çıkmış, başlı başına bir düşünceyi ifade etmeye başlamıştır. Anadolu sözcüğü, bugün zihinlerde ayrı ayrı anlamlar işaret ettiği halde, aynı zamanda hem bir iktisadi varlık, hem bir milli varlık ve hem de bir siyasi varlık ifade etmektedir… Anadolu, Küçük Asya’nın yarımadasıdır. Bu yarımada üzerinde yaşayan insanlar arasında bir birlik vardır. Yine bu insanlar arasında pek büyük bir kitle teşkil eden Türkler, millî birliklerinin sahibi ve müdrikidirler. Bundan sonra Anadolu, başlı başına siyasi bir anlam da ifade eder ki, o da coğrafi, iktisadi ve milli anlamların pek doğan ve zorunlu bir sonucudur… Anadolu, siyasi bir varlık oluşturmaktadır… Öyle bir siyasi varlık ki, dışarıya karşı bağımsız ve içeride ise, özgür!.. Anadolu, üzerinde yaşayan ve çalışan halk kitlelerinin bütün haklarını ve bütün görevlerini ve kısacası, bu halk kitlelerine ait bütün ortak çıkarların, sadece onlar tarafından ve yalnız onlar hesabına idrak edilmesini istemekten ibaret olan bir ilke olmuştur ve bu ilke, bir gerçeğin, bir varoluşun ifadesinden başka bir şey değildir... Anadolu düne kadar yalnız bir coğrafi ifadeden ibaretti; Öyle bir coğrafi ifade ki, buna sahibi İstanbul'dan ibaret bir çiftliğin ismi demek de uygun olabilirdi. Anadolu toprakları üzerinde yaşayan ve o toprakları, dış düşmanların saldırılarına karşı savunulmasını kanıyla üstlenmiş olan milyonlarca insanların hiçbir hakkı yoktur. Anadolu, İstanbul'a bağımlı ve tutsak; İstanbul ise, yabancıların tutsağıdır. Böylece iki katlı bir tutsaklık altında Anadolu insanı, çağlar boyu ezilmeye mahkûm kalmıştı. İstanbul'un bir emri, Macar ovalarında at koşturan vezirlerin haşmet ve gösterişi için yüzbinlcrce Anadolu Türk'ünün kanlarını akıtmalarına yetiyor; İstanbul'un bir sözü bütün Anadolu halkının geleceği yönündeki en karanlık emirlerin derhal uygulanması için yetiyordu… Oysa Anadolu, artık genel olarak yaşamı ve özel olarak da kendi yaşamını böyle anlamıyor! Anadolu şimdiye kadar sadece vermiş ve İstanbul'un boynuna taktığı esaret zinciri altında sürüklene sürüklene bugüne kadar gelmişti… İstanbul dışarıdan gördüğü baskılara karşı [sadece] kendisini kurtarmak amacı ile, eski Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını birer birer ötekine-berikine dağılmaktan başka bir şey yapmış değildi. İki yüzyıldan beri verdi verdi ve nihayet verecek başka bir şeyi kalmadığı için, bu defa da Anadolu'yu fedaya karar verdi… İstanbul, İstanbul'da rahatına bakmak, gününü hoş geçirmek için nihayet Anadolu'yu da feda edince, artık bu kez Anadolu, eski kör eylemsizliğinden kurtulmak gereğini hissetti ve "Ne İstanbul ne de ötekiler!" diyerek kimsenin boyunduruğu altına giremeyeceğini göstermek üzere, bütün yaşamı boyunca ilk kez kendisi için silahına sarıldı… Bu ayaklanma, artık Anadolu sözcüğünün ifade ettiği anlamı değiştiriyor… Ve tarihin anılar yıkıntılar enkazı altında gizlenmiş duran “gerçek Anadolu” düşüncesini meydana çıkarıyordu. Anadolu Anadolulularındır!.. Öncelikle bir coğrafi ifade, sonra bir iktisadi ifade ve sonuç olarak da bir milli ifade olan Anadolu, ne İstanbul'un ve ne de Avrupa'nındır… Anadolu, kendisinin ve sadece üzerinde yaşayan insanlarındır. Anadolu'nun olmayan her yer ise, başkalarının, yani o topraklar üzerinde bu anlamda coğrafi, iktisadi ve milli bir varlıkla var olanlarındır. Anadolu, şu son on yıl içinde pek çok felaketlere uğradıysa, pek çok felaketler gördüyse bunlar yararsız kalmış değildir. Anadolu, hiç olmazsa bu nedenle varlığının anlamını öğrenmiş, onu tamamen anlamış oldu. Bu öğreniş ve anlayış yararlarla doludur. Anadolu bu kez, yani ilk defa olarak bir düşünce için mücadele ediyor. Evvelce İstanbul için, vezirler, vekiller için, padişahlar için kan dökerdi. Bu defa yalnız kendisi için, kendi hayatını kurtarmak üzere uğraşıyor. Bunda başarılı olacağı da şüphesizdir, çünkü bu kez Anadolu'nun düşmanlarıyla mücadele eden kuvvet, birtakım paşaların ve padişahların idare ettiği orduların kuvveti değil, halkın ruhundan doğan ve halk kitleleriyle ifade edilen bir düşüncedir!..
|
|
| BİR HAMLE... BİR AYAKLANMA! - (SAYI 15)
|
 MUSTAFA KEMAL PAŞA, İstiklal Savaşımızı örgütlerken 27 Aralık 1919 günü Sivas'tan Ankara'ya gelir. 10 Ocak 1920 günü de (13 gün sonra) , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı olan HAKİMİYETİ MİLLİYE Gazetesi'ni çıkartmaya başlar ve dergimizin bu bölümünde yayınlamakta olduğumuz başyazıları bizzat kaleme alır. Atatürk, gazetenin görevinin, milletin hâkimiyetini savunmak olacağını açıklıkla belirtmiştir. Söz konusu başyazılar, Milli Kütüphane ve TBMM Mikrofilm Arşivi'nden temin edilmiş ve avukat F. Özge Haksal tarafından bugünün Türkçesine uyarlanarak [sürekli bir yazı dizisi biçiminde] yayınlanmaktadır BİR HAMLE... BİR AYAKLANMA! Bursa’yı da tahliyeye mecbur kaldık… Bu öyle bir olaydır ki... Bütün Türklerin başlarının üstünde bir dünya parçalansa bu kadar müthiş olamazdı!.. Sultan Osman’ın türbesi Yunan atlarının kişnemelerini duysun! Bu hiçbir zaman hatırımızdan geçmezdi. Fakat bu bir gerçektir… Acı, acıklı, yakıcı, yırtıcı, vahşi bir gerçek!.. Türk saflık ve soyluluğunun bütün iyi yanlarını asil ruhunda toplamış olan Sultan Osman, Türk kahramanlığının, Türk fedakârlığının, Türk asalet ve soyluluğunun timsali idi… Türkler her günahı işleyebilirler. Türkler her hataya düşebilirler, fakat bu korkunç günahı işleyemezlerdi… Ve sonuç olarak bunu da yaptık!.. Dün peygamberimizin kabrini, bugün de birinci Türk sultanının türbesini bıraktık; birine İngiliz girmişti, buna da Yunan girdi! Ne olduk? Dün hilafet kapılarının dünyanın gözlerini kamaştırarak savunan Türklere bugün ne oldu? Evet, bize ne oldu ki, Bursa’yı olsun savunamadık?.. Bu her sözcüğü başka bir ok taşıyan sorular karşısında, nasıl bir yanıt verebileceğimizi bilmiyoruz. Yalnız görüyoruz ki, aramıza geçimsizlik girdi, kargaşa, arabozuculuk ve bölücülük sokuldu… Bir an için olsun, gerçeği görmekte kararsızlığa ve duraksamaya düştük. Düşmanlar da bu kararsızlık ve duraksama durumumuzdan yararlandılar. Küçük bir baş dönmesi, küçük bir göz yanılgısı… Fakat düşmanlara verdiği fırsatın sonuçları bakımından, yarınlar için ne kadar büyük bir hata!.. Hata değil, cinayet… Cinayetlerin en kötüsü!.. Yalnız içimizde bir teselli vardır. Bu teselli “hata”nın anlaşılmış olmasıdır… Hata anlaşılıyor ve Türkler, malları ve mülkleriyle fedakârlığa karar veriyorlar!.. Bizi mahvetmek isteyen düşmanların içimize soktukları geçimsizlik, kargaşa ve bölücülük, bu yönde sonuçsuzluğa mahkûm olunca, ne büyük bir mutluluk olacaktır… Çünkü her şey hazır ve her şey vardır… Bir hareket bütün cehennemleri, cennet yapacaktır! Bir düşünelim: Bütün dünya yüzünde herşey bizim yanımızdadır ve bizden yanadır… Maddi araçlar bakımından pek güçlü olan düşmanımız, içinde bulunulan süreçte manen o kadar çaresizlik içindedir ki, bu davayı pek az ve pek kısa bir süre içinde tümü ile tamamen kazanmamız için, sadece kazanmaya karar vermekten başka bir şey gerekli değildir. Manen ve siyaseten o kadar müsait bir durumdayız ki, eğer İstanbul’un ihaneti olmasaydı, bugün ülke rahat içinde bulunacaktı. Eğer İstanbul’un o feci ihaneti olmasaydı, bugün eski yaralarımızı sarmakla meşgul olacaktık ve düşmanlar bize hiçbir şey yapamayacaklardı. Bizi mahvetmek isteyen düşmanlar, aramıza geçimsizlik, kargaşa ve bölücülük sokmak için İstanbul’daki hainlerin desteğini arkalarına alınca, her şey altüst oldu ve böylelikle Anadolu eski ve köhne İstanbul’un yeni ve müthiş bir ihanetine daha uğradı. Bugün o İstanbul, Anzavur çeteleriyle ve Yunanla beraber ve omuz omuza tüfek atarak karşımıza çıkıyor. Cami yıkıyor, düşmana manen ve maddeten öncülük ediyor. İşte bu, düşmanların son silahları ve son kurşunlarıdır; işte onu da kullanıyorlar. Türk’ü öldürmek için dün yalnız İstanbul‘un hainlerini göndermişlerdi. Bugün ise, hem İstanbul hainlerini ve hem de Yunanlıları gönderiyorlar! Fakat Cenabı Hakk’a çok şükürler olsun ki, düşmanın bu son kurşunu da Türk’ü öldüremeyecek! Son gelen haberlerden anlıyoruz ki, Türkler gerçeği anlamaya ve düşmana karşı yürümeye başlamışlardır. Karşımızdaki düşman, pek kötü koşullar içerisindedir. Bir hamle, bir gayret, bir canlanış ve bir ayaklanma tıpkı bir şimşek hızı ile bütün davayı kazanacak, Maraş’lara, Antep’lere, Bursa ve İzmir’leri ilave edebilecektir. Evet, bir hamle ve bir ayaklanma!.. Dünya koşulları bizden yana dönmektedir. Doğu ve Batı mazlumlar için çalışıyor. Talih ve Cenabı Hak istiyor ki, Türk artık kurtulsun ve sürekli bir kuruluşla kurtulsun!.. Doğudan dostlar, kardeşler göğüslerini yeni yeni inançlarla şişirerek imdadımıza koşuyorlar. Batı’da emperyalizmin kalesi her gün yeni bir siper daha terk ediyor. İstanbul’da hainler tiril tiril titreşiyorlar. Güney’de din kardeşlerimiz bizimle beraber silaha sarılmış bulunuyorlar. Bütün bu iyi ve olağanüstü uygun koşullar içinde kirli bir Yunan ordusuna karşı mı geleceğimizi kaybedeceğiz? Hayır, imkânı yok; fakat, bir hamle ve bir ayaklanma!.. Bir an için bize bu gerekli!..
|
|
|