SÖZLERİN ANLAM ve BAĞLAMI
Aşağıdaki sözcüklerin anlamlarını bildiğinizi sanıyorsunuz.
Ama sanıyoruz, ciddi biçimde yanılıyorsunuz.
Buyurun, sınayın kendinizi ve kimin haklı olduğu ortaya çıksın.
Hem bir de sözcüğün anlamı yanında bir de bağlamı var. Bağlamından sıyrılmış bir anlamın ifade ettiği manasızlığı, düşünebiliyor musunuz?.. |
| Sözlerin Anlamı ve Bağlamı - (SAYI 3)
|
Aşağıdaki sözcüklerin anlamlarını bildiğinizi sanıyorsunuz. Ama sanıyoruz, ciddi biçimde yanılıyorsunuz. Buyurun, sınayın kendinizi ve kimin haklı olduğu ortaya çıksın. Hem bir de sözcüğün anlamı yanında bir de bağlamı var. Bağlamından sıyrılmış bir anlamın ifade ettiği manasızlığı, düşünebiliyor musunuz?.. HAMİŞ: Sözcüklerin sırasını "alfabe" belirlemiş olduğundan, bu konuda (herhangi bir) ve (hiçbir) kayırma söz konusu değildir. ADEM: Kutsal kitaplara göre Adem, evrendeki ilk insandır. Yani insanın atası, ademdir. Bir başka deyişle, adem olmasaydı, örneğin bendeniz, oturup bu "önemli" bilgileri size aktaramayacak ve sizler de bilgi dağarcığınızı (böylece) genleştirme imkânını bulamayacaktınız. Dolayısıyla, (ve hal böyle ise) ve (nitekim), Adem evrenin ilk insanı ise, okumakta olduğunuz bu sözlüğün de ilk maddesini oluşturması olağan karşılanmalıdır. Adem, İbranice'de toprak anlamına geliyor. Kutsal kitaplarda da insanın topraktan yaratıldığı yazılı... Örneğin, bir kaktüs çiçeği ya da karnabahar bitkisi gibi, insan da topraktan oluşmuş bir canlı... Kutsal kitap, devam ediyor ve diyor ki, insan da, hatta diğer yakın akrabaları olan hayvanlar da, topraktan oluşmuşlardır. Bu açıdan çocuklarımıza hayat bilgisi, biyoloji ve zooloji derslerinde öğretilen bilgilerin ne ölçüde doğru oldukları hususu tartış(ma)malı bir mesele haline dönüşmüş ve insanlığın makûs talihi içindeki seçkin yerine almış bulunmaktadır. Milli eğitim politikamız sayesinde oluşan engin kültürümüz doğrultusunda haberimiz olduğu üzere, ünlü ressam Mıchelangelo'nun resimlerinden biri, Adem'in yaratılışı adını taşımaktadır. Tabloda Tanrı, sağ elinin işaret parmağını Adem'in sol elinin işaret parmağına değdire-yazmış biçiminde görüntülenmektedir. Peki, Tanrı niçin böyle yapmıştır? Ünlü ressam yüce Tanrı'ya böyle yaptırmakla (acaba) ne demek istemiştir? Ve son olarak, yüce Tanrı meramını anlatabilmek için, niçin sağ elinin işaret parmağı ile Adem'in sol elinin işaret parmağına değer gibi yapmaktadır? Yoksa, sağ/sol karşıtlığı (tarihte ve sanatta ve kültürde ve edebiyatta) acaba ilk kez böylece mi başlamıştır?.. Ve de ünlü ressam, Tanrı'nın ve Adem'in onar adet el parmağı mevcutken, ne diye her ikisinin de illaki işaret parmaklarını öne çıkartmış bulunmaktadır? Acaba Mıchelangelo‘nun bize işaret etmek istediği bazı şeyler mi mevcuttur? Sıradan bir insan için bu soruların sorulmuş olmaları pek önemli bulunmayabilir. Hatta bu türden sorular (okurlarımızca) hayli garip dahi karşılanabilir. Ancak inançlı bir Adem için bu sorularla yüklü olmak, adeta varoluşsal bir olgudur. İnançlı bir Adem, kökü, kökeni, soyu ve sopu ve nereden gelip, nasıl yaratıldığı konusunda mutlaka sağlam bir "inanç" edinmek ve Darwin'in ipe sapa gelmez hipotezlerini çöp tenekesine kadar taşıyarak, özenle defnetmek zorundadır. Darwin de kim olmaktadır ve nereden çıkmaktadır?.. Alt tarafı (ve üst tarafı) o da topraktan yaratılmıştır!.. Her bilim adamı haddini bilmek, inanç önünde diz çökmek ve gerçekleri, inançlara uygun bir forma eriştirmek zorundadır.. Mıchelangelo bu resimde Tanrı'nın toprağa can verişini anlatmıştır; işte o kadar!.. Darwin de, (eninde sonunda) tıpkı Adem gibi, Tanrı'dan aldığı enerji ile toz ve topraktan arınacak ve yaşayan bir ruh'a dönüşerek, kutsal kalabalığın içindeki seçkin yerini alacaktır. İşte hepsi bu kadar. ACEMİ ER: (Recruit) Bir sivilden üniforması ile ve bir askerden yürüyüşüyle ayırdedilen kişi ya da kimselere acemi er, denir. Acemi er(ler), askere gitmeden acemi değildirler. Askerliğin birinci günü yapılan bir ayrıştırma sonucunda acemi erler ikiye ayrılır: Ali(ler) Yalın ve sadece acemi erler. Ali(ler), okuma yazma bilmeyen, ilkokula gidip, "Türküm, çalışkanım, yasam", diyebilme imkânına erişememiş Türk yurttaşı çocukların, askerlik çağı gelmiş çoğunluğundan oluşur. Bunlar, vatan savunmasına bulaşıkhaneden, koğuş ve tuvalet temizliğinden başlarlar. Vefakârdırlar, cefakârdırlar ve bilcümle askeri disiplin öğesinin en canlı örneği ve sembolüdürler. Yalın ve sadece acemi erler ise, acemiliklerinin ilk gününden itibaren Ali(ler)in üst ve tüm askeri birliğin alt kademesinde yer alırlar. Acemi er, zekidir, çalışkandır!.. Ve bu yüzden necip Türk milletinin ayrılmaz bir parçasıdır. ADAY: (Nomince) Demokrasilerin temelini oluşturan ve kendi kendimizi yönetmemiz için kendilerini seçmek zorunda olduğumuz kişi ya da kişilere aday, denir. Adayların mevcudiyeti, seçimlerimizin bereketinin göstergesidir. Bizi yönetmek iddia (istek, hırs ve ihtirasında) olan kişilerin varoluşu, bizlerin kendi kendimizi yönetmemizin büyülü maymuncuğunu oluşturur. Adaylar olmasa, halkın seçeceği bir kimse mevcut olamaz. Dolayısıyla adaylar, demokrasinin vazgeçilemez öğelerini teşkil eder. AFRODİT Söylenceye göre Yunanlıların aşk tanrıçası Afrodit, köpüklerden oluşmuştur. Peki, Afrodit'i oluşturan köpükler nasıl oluşmuştur?.. İşte meselenin özü bu noktada gizlidir. Yine söylenceye göre Uranos (gök)'un oğlu Kronos babasının cinsel organını kesip, denize atmıştır. Denize düşen cinsel organ ise, azgın köpüklerin oluşmasına neden olmuştur. İşte Yunan Aşk Tanrıçası, bu köpüklerden ortaya çıkmış, meydana gelmiş ve kutsal biçimde yaratılmıştır. Köpük Yunanca Aphros, demektir. Bizim Afrodit olarak okuduğumuz sözcüğün aslı ise, Aphrodit'tir. Peki, son zamanlarda dilimizde görülen zıp-çık-tı sözcüklerden birisini oluşturan Afro-Saç sözcüğü nereden türetilmiştir?.. İşte bu sorunun cevabını da siz okuyucularımızın engin takdirlerine bırakıyoruz. AFRODİZYAK İnsanoğlu her çağda çeşitli yiyeceklerle seks arasında bir bağlantı kurmaya çalışmıştır. Sözünü ettiğimiz yöndeki ilk bağlantılar, bir mitoloji tanrıçası aracılığı ile kurulmuştur. Babilliler bu tanrıçaya İştar, Fenikeliler Astarte, Romalılar Venüs, Yunanlılar ise, Afrodit adını vermişler. Ancak bu noktada altı çizilecek olan nokta, saydığımız tüm bu uygarlıkların, aynı noktadan hareket ettikleri ve aynı köprüde buluştuklarıdır. Afrodit, (bir yukarıdaki maddede açıklandığı üzere) denizin köpüklerinden oluşmuştur... Ve kendileri, Tanrılar Kabinesi'nin güzellik, cinsellik ve üretkenlikten sorumlu "devlet bakanı" olma işlevini üstlenmiştir. Afrodit'in oğlu ise, bir diğer önemli Tanrı'dır. Priapus isimli bu son derece çapkın Tanrı'nın ilgi alanı, bahçe ürünleri, bağlar, büyük ve küçükbaş hayvanlar... Eski zaman heykeltıraşları onu büyük bir cinsel organla görüntülüyor. İşte bu nokta konumuz açısından son derece önemli. Çünkü eğer dikkat edilecek olursa, yiyecek içecek sektörüyle cinsel güç arasındaki bağlantı, işte böylece ilk ilmiklerini bağlamış bulunuyor. Afrodit'in kızı ise, kanatlı aşk Tanrıçası Eros!.. Görüldüğü üzere, tarihin bu hayli uzun sürmüş bulunan süreci içinde insanoğlunun "aşk" yaşamı, Afrodit ve çocukları tarafından yönetiliyor. Dolayısıyla toplumu en çok ilgilendiren Tanrılar da Afrodit ailesi. Tarih boyunca Afrodit ve aile efradına karşı oluşturulmuş bulanan bu derin hayranlık duygusu, içinde bulunduğumuz medyatik değerler dünyasında da, (yani yaşadığımız zaman parçasında da) adını Afrodit'ten alan afrodizyak reklam taarruzu biçiminde adeta bir bağımlılık olarak sürdürüyor.
|
|
| Sözcüklerin Anlamı ve Bağlamı (2) - (SAYI 4)
|
AŞAĞIDAKİ SÖZCÜKLERİN ANLAMLARINI BİLDİĞİNİZİ DÜŞÜNÜYORSUNUZ. AMA SANIYORUZ, CİDDİ BİÇİMDE YANILIYORSUNUZ. BUYURUN, SINAYIN KENDİNİZİ VE KİMİN HAKLI OLDUĞU ORTAYA ÇIKSIN. HEM BİR DE SÖZCÜĞÜN ANLAMI YANINDA BİR DE BAĞLAMI VAR. BAĞLAMINDAN SIYRILMIŞ BİR ANLAMIN İFADE ETTİĞİ MANASIZLIĞI, DÜŞÜNEBİLİYOR MUSUNUZ?.. HAMİŞ: Sözcüklerin sırasını "alfabe" belirlemiş olduğundan, bu konuda (herhangi bir) ve (hiçbir) kayırma söz konusu değildir. | AGORA Agora, Yunanca bir sözcük. Konuşma ve tartışma anlamına geliyor. Ancak bu sözcük, ulusal sınırları usulca ve kendini kimseye fark ettirmeden geçerek türlü ülkelerin kültürleri içinde yeniden filizlenmiş... Ve serpilerek, günlere kadar gelmiş... Ancak, tabiidir ki, her gümrük kapısında kendisine yeni yeni anlamlar yüklenmiş. Sözcük bazı ülkelerde pazaryeri ve açık alan anlamında kullanılmış. Bizim ülkemizde ise, (nedense) adı meyhane ile birlikte anılmaya devam ediyor. Giderek ülkemizin egemen otoritesi halini alan "Pop"o kültürü, bin yılların ardından günümüze kadar ulaşmış olan bir mirası, "meyhane"ye indirgemiş durumda... Örneğin, Agora Meyhanesi, sözcüğün gençliğin kafasına aktığı bir şelale sanki... Belki de, sisli düşüncelerin birbiri ile buluştuğu yer olarak ülkemizde meyhanenin seçiliyor olmasından kaynaklanan bir anlam yükü bu... Belki de! Belki de, insanımız, düşüncelerini alkole batırmadan ya da sulandırmadan ortaya koyamıyor; kim bilir, belki de... AIDS Yirminci yüzyılın vebası diye adlandırılan AIDS, İngilizce'de bağışıklık sisteminin yetersizliği anlamına gelen dört sözcüğün baş harflerinin birleştirilmesinden meydana getirilmiş bir sözcük. Yani, kelimenin özel ve müstakil bir anlamı yok. Tek başına hiçbir anlamı olmayan; ancak, içine girdiği insanın tüm hayatını anlamsızlaştıran ve bu niteliği ile de, aklı başında insanların "hayatın anlamı" üzerine kafa yormalarına olanak tanıyan bir hastalık... Ve 12 Eylül 1980 günü, Türkiye'nin başına yıllarca sökülemeyecek olan bir çift çorap ören Sayın Bay Kenan Evren'e göre ise, Türk insanına bir şey yapması mümkün olmayan tuhaf ve ölümcül bir rahatsızlık. AKİDE ŞEKERİ Akide şekeri, devrin padişahının şekerci-başısı meşhur Hacı Bekir efendinin icad ettiği bir şekerleme türü... Çocukların, büyüklerin, yaşlıların kadınların, kızların, erkeklerin bayıldıkları bir şeker çeşidi. Şeker bayramının simgesi, şeker hastalarının özlemi olan bu besin türünün isminin "akide" sözcüğü ile birlikte anılması oldukça ilginç. Bilinmesi gerektiği üzere akide sözcüğü, inanç, kurallara bağlılık, birbirinden ayrılmamak, yapışmak anlamına geliyor. Akidesi bozuk insan demek, kaidesiz, kuralsız, başı-bozuk insan demek... Akide şekeri ise, bir diğer anlamda, bilinci ile toplumun katı kurallarının üzerine tırmanmış şeker gibi insana verilen isim olarak anılıyor. ALFABE Bu sözcük, Latin alfabesini benimsediğimiz yıllarda, Harf Devrimi'nin yaratıcılarının gözlerinden kaçarak, ilk-okullarımızın birinci sınıflarına kadar ulaşmış olan bir sözcük. Gerçekte Yunan harf dizininin ilk iki harfinden oluşuyor. Bu harfler: Alfa ve Beta... İki harf arka arkaya geldiğinde ise, Alfa-Beta oluyor. Sesli okuduğunuzda ise, Alfa-Be'ye ulaşıyorsunuz... Oysa, (bilindiğini var sayıyoruz:) Türk dilinin söz dizimindeki ilk harfler, A, B ve C... Şimdilerde ise, ilk okul birinci sınıf öğrencileri okuma yazmayı A BE CE isimli kitaptan öğreniyorlar... İşte bu nokta birçok açıdan çok önemli. Çünkü sanıyoruz, Türk Devrimi (böylelikle) ilk kez, Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin devrimci kadrolarından aldığı bir mirası tamamlayarak bugünlere ulaştırıyor. Evet, görebildiğimiz kadarı ile ilk kez!.. ALFA-BE yerine A-BE-CE demeyi başarabiliyoruz. Ve (böylelikle de) Atatürk Devrimleri'ni ilk kez, (daha ileri götürerek) tamamlıyoruz. Bakiyesi için amin, diyor ve bir sonraki sözcüğe geçiyoruz. ALTI KAVAL ÜSTÜ ŞİŞHANE Deyimin aslı, Altı kaval üstü şeşhane... Şeşhane sözcüğü ise, nefesli bir saz aleti. Yani öyle garip bir müzik aleti ki, altı bildiğimiz kaval, üstü ise altı delikli nefesli bir saz... Yani acayip, garip, tuhaf ve garabe bir nesneyi anlatmak için kullanılagelen bir deyim... Örneğin, daracık bir ABD blue-jean'ini butlarına yapıştırmış ve türban denen beze sardığı saçlarının orta yerine rastlayan nahiyesini de itina ile kırmızıya boyamış bir genç kızımızın hali pür melali gibi... Altı kaval üstü şişhane bir durum vaziyeti... ANADOLU Anadolu (Anatolia) sözcüğü, Yunanca güneşin doğduğu yer, yani doğu, demek... Eğer, azıcık rakı ve üstüne de cila için Kımız içerseniz... pekala Anadolu'nun "annelerin doldurduğu" bir toprak parçası olduğunu söyleyebilirsiniz. Bir kadeh sonrasında ise, Anadolu'nun vatan anlamına da gelebileceğini terennüm edip... Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu nadide toprak parçasının Alparslan'ın 1071 yılında fethetmiş bulunduğu bir vatan parçası olduğunu hatırlayabilirsiniz... Bu hatırlama ediminin altında yatan gerçek, her ne kadar Avrupa Birliği yandaşlarını rahatsız edecek olsa da, (siz) üniter devlet yanlılarına leziz bir meze tadında kendisini hissettirebilecek bir kıvamdadır. ANARŞİZM Anarşizmin felsefi anlamı ile çağımızın güncel anarşistleri arasında önemli niteliksel farklılıklar bulunmaktadır. Anarşistler, devlet olmadan da insanların toplu olarak belirli bir düzen içinde yaşayabileceklerini savunmaktadırlar... Anarşizm sözcüğü, eski Yunanca'da "yönetimsiz" anlamına gelen bir sözcükten türetilmiştir. Eski Yunan'da oluşturulan bu görüşe göre insanlar, belirli bir otorite tarafından güdülmeden de yaşayabilmektedirler ya da yaşayabilmelidirler... Anarşistlerin özlemini çektikleri ideal budur. Güdülmeden, yönetilmeden, cezasız, yaptırımsız adil bir düzen içinde süre gelen insan hayatı... Kolayca görülebileceği üzere, ideal ile gerçek arasındaki fark, ateşte pişmiş ayva ile, gökyüzü arasındaki ilişkiye benzemekte ya da idealistlerle gerçekçilerin arasındaki derin ve nitelikli ayrımın altını çizmektedir. NOT: bU DİZİ YAZIMIZIN ÖNCEKİ SAYILARINA, DERGİMİZİN ANA SAYFASININ SAĞ/ALTINDA YER ALAN "SÜREKLİ YAZILAR" BÖLÜMÜNDEN ULAŞABİLİRSİNİZ.
|
|
| Kelimelerin Anlam ve Bağlamı (4) - (SAYI 5)
|
(GEÇEN SAYIDAN DEVAM) AŞAĞIDAKİ SÖZCÜKLERİN ANLAMLARINI BİLDİĞİNİZİ DÜŞÜNÜYORSUNUZ. AMA SANIYORUZ, CİDDİ BİÇİMDE YANILIYORSUNUZ. BUYURUN, SINAYIN KENDİNİZİ VE KİMİN HAKLI OLDUĞU ORTAYA ÇIKSIN. HEM BİR DE SÖZCÜĞÜN ANLAMI YANINDA BİR DE BAĞLAMI VAR. BAĞLAMINDAN SIYRILMIŞ BİR ANLAMIN İFADE ETTİĞİ MANASIZLIĞI, DÜŞÜNEBİLİYOR MUSUNUZ?.. Hamiş: Sözcüklerin sırasını "Alfabe" belirlemiş olduğundan bu konuda "herhangi bir" ve "hiçbir" kayırma söz konusu değildir. Akıl Yürütme Deyimin Osmanlıca karşılığı muhakeme; İngilizce karşılığı ise, reasoning... Düşünceleri ve nesnel bilgileri bilinçli ve tutarlı bir yöntem doğrultusunda bir araya getirme ve birbirleri ile sebep-sonuç ilişkisi bağlamında irdeleme işlemine, akıl yürütme deniyor. Bir başka deyişle, akıl yürütme, öncül olarak alınan önermelerden mantıksal çıkarım kurallarına uygun olarak sonuç çıkarma işlemi biçiminde tarif ediliyor. Yani, zihnimizin, hazır ya da verilen bazı bilgi ya da önermelerden yola çıkarak, önceden belirli olmayan bir sonuca ulaşması, bizim, akıl yürüttüğümüz anlamına geliyor... Bir ikinci "yani" demek gerekirse, bir insanın herhangi bir konuda akıl yürütebilmesi için, öncelikle aklını (çerçevesi içinde) yürütebileceği mantıksal bir yönteme ve zihninin çalışmasına dayanak yapabileceği bir takım "bilgi"lere gereksinimi vardır. Bir üçüncü "yani" tümcesinde sözünü ettiğimiz bu tanımları şu şekilde özetleyebiliriz: Bilgi sahibi olunmadan, fikir sahibi olunamaz!.. Ve hemen ardından, bu özlü söze bir ek daha yapabiliriz: İnsanın sağlıklı bir biçimde akıl yürütebilmesi ve doğru sonuçlara ulaşabilmesi için aklının pozitif bilimin yöntemleri içinde devinmesi gerek ve şarttır. Biradan çıkartabileceğimiz bir önemli sonuç (ya da akıl yürütme) öğesi ise şudur: İnancın konusu ile aklın taban alanı birbirlerinden nitelik olarak farklıdırlar. Aklın çalışabilmesi için, bilimsel bilgi ve bilimsel yöntemlere ihtiyaç vardır. İnancın varolabilmesi için ise, mutlak bir kabul ediş iradesi gereklidir. İnanç alemi, bir kabul edişler silsilesi ve bu silsilenin kategorize edilmiş sistematiğidir. Bir şeye inanmak için, inancın objesini kabul etmeniz gereklidir Ve bu inancın ruhsal dünyanızda kökleşmesi için yeterlidir. Bilimsel bilgi ve akıl yürütmede ise, sürekli olarak devinen bir zihin faaliyeti mevcuttur. Anten Anten, Latince'de antenna sözcüğünden yola çıkarak, günümüze kadar ulaşan, zaman içinde hayli uzun yol yapmış bir kelimedir. Eski Yunan'da, yelkenli gemilerin direklerinden birisine verilen isim olarak dil evrenine ayak basan sözcük, daha sonra 1900'lü yıllarda telsiz iletişim teknolojisi kullanılmaya başlanınca ses dalgalarını almak için dikilen direkler için de kullanılmaya başlamıştır. Daha sonraki yıllarda Doğu'ya doğru uzun bir yolculuğa çıkan Anten sözcüğü, henüz Gümrük Birliği Antlaşması imzalanmamış olduğu için Tam Bağımsız ve Laik Türkiye Cumhuriyeti gümrük kapılarına takılmış ve son hecesini teşkil eden "n" ve "a" harflerinin ülkeye girmesine izin verilmemesi nedeniyle, Türk Dil Kurumu'nun sözlüğü'ne sadece "anten" olarak tescili yapılmış ve bu hali ile halkın tüketimine arz edilmiştir. Türk halkı, zekidir ve çalışkandır... Ve bu niteliklerini her zaman, her yerde, en büyük Türk halkı biçiminde ortaya koymasını bilmiştir. Bugünün global dünyasında engin bir anlam yükü üstlenen "anten" sözcüğü ise, Türk dil-kültür ve edebiyatındaki seçkin yerini üstlenmiş bulunmaktadır. Antik Antik, Yunanca'da eski anlamına geliyor. Eski-Türkçede ise, kadim sözcüğü karşılığında kullanılıyordu. ki karşılığı kadim idi. Bir dil içinde aynı anlama gelen birden çok sözcük varsa, zaman içinde bu kelimeler (kendiliğinden) ifade ettikleri anlamların yanında farklı ayrıntıları, nüansları ve nitelikleri karşılamaya başlarlar. Dil, halkın kültürü içinde kendisine ait kurallar doğrultusunda yaşayan, kendi oluşturduğu mecra içinde akan bir hayatiyete sahiptir. Antik sözcüğü de böylelikle, bir yandan "eski" anlamını sürürken, aynı zamanda da, "eski" Yunan ve Roma yapıtlarını ifade etmeye başladı. Yani eski içindeki bir alanı ya da bir dönemi, Yunan ve Roma kültürünün özgün sanatsal ve düşünsel yapıtlarının ortaya çıktığı bir tarihi süreci ifade etmeye başladı. Kadim sözcüğü pozitif bir anlam yükü üstlenmiş bulunmaktadır. Başka bir ifade ile eski olan eğer olumlu değilse, kadim sözcüğü ile ifade edilmez. Örneğin, bir erkek, boşanmış olduğu karısı için kadim-karım nitelemesini kullanamaz. Ya da (yöne) örneğin, günü gelip, Türk halkı tarihi görevini üstlenerek, sayın başbakanımızın payitahtının vidalarını gevşetip, kendilerini bir sade-vatandaş haline dönüştürdüğü gün, zat-ı devletlilerine kadim-başbakan denemez... Bir başka ifade ile, sayın eski-başbakanın hükümran olduğu dönem için, "antik-dönem" nitelemesi yapılamaz. Olsa olsa Türk Tarihi içindeki en "antika-dönem" tespiti yapılabilir. Açıkça görülebileceği gibi, bu iki farklı kullanım biçimi, antik sözcüğü ile antika sözcüğü arasındaki ayrımını ortaya koyan önemli bir örnektir. Astroloji Astroloji, Grekçe'deki astron sözcüğü ile, logos sözcüğünün izdivacından meydana gelmiş bir sözcüktür. Kelimenin tam karşılığı, yıldız-bilim'dir. Yani, yıldızlar hakkındaki bilgilerin toplamını ifade etmektedir. Ancak günümüz Türkiye'sine egemen olmuş maganda kültüründe, insanların kaderlerini belirleyen psişik özelliklerini ve karakter tahlillerini anlatan bir laf-salatası anlamında kullanılmaktadır. Ancak sözünü ettiğimiz bu özgün salata, yüksek tirajlı gazetelerinin renkli sayfalarını süslemekte ve aile, dost, arkadaş ve sevgili sohbetlerinin en değerli veri-tabanını oluşturmaktadır. Astronomi Astronomi sözcüğü, aston ve nomus sözcüklerinden türemiştir. Aston, yıldız anlamına gelmektedir; nomos da, yasa... Yani sözcüğün kelimesel anlamı, yıldızların yasasıdır. Bu nomus sözcüğü, Arabistan'a kadar ulaştığında namus biçimine dönüşmüştür. Bazı titiz dil bilimciler, Arap halkları için "yasa"nın namus olarak benimsendiği biçiminde bir kanıya sahiptirler. Astronomi sözcüğünün tam karşılığı, gökbilim'dir. Gökbilim'in temel işlevi, "gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar"ın maceralarının temellerini araştırmaktır. Bu bağlamda astronomi, en küçük yıldızdan en büyük yıldıza ve en az ışık verenden en parlağına kadar tüm seyyarelerin, birbirleriyle ilişkilerini, uzaklık ve yakınlıklarını, hangisinin diğerinin çevresinde fır-fır döndüğünü, hangisinin diğerinin yolunu kestiğini, hangisinin "tutulduğu"nu, parçalanıp yok olduğunu, hangisinin ekseninin eğri ve hangisinin düz olduğunu bilimsel yöntemler eşliğinde araştırır ve evrenin insanoğlu açısından sırlarla dolu perdesini aralaya çalışır. Zeynep Işık NOT: Bu dizi yazımızın önceki sayılarına, dergimizin ana sayfasının sağ/altında yer alan "sürekli yazılar" bölümünden ulaşabilirsiniz
|
|
| TARİH VE ROMAN - (SAYI 9)
|
 Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi yazarların son dönem tartışmalarına en önemli katkısı belgesiz tarihçilik tartışmasının canlanmasına vesile olmalarıdır. Katkı ifadesini kullanıyorum çünkü düşünce yaşamına ve entelektüel üretime canlılık getiren tartışmaların çoğu katkı çerçevesinde incelenebilir. Bununla beraber popüler roman yoluyla yapılan belgesiz tarihçilik, profesyonel tarihçiliği de tehdit etmeye başladı. Popüler olmayan ve olmayacak olan belge ile klasik yöntemlerin popüler romancılar tarafından kolaylıkla dışlanmasıyla yeni nesil profesyonel tarihçiler ve genç romancılar belgesiz tarihçiliğe eğilim göstermeye açık vaziyete geldiler. Bu yeni neslin özellikle popüler kültür üretiminin yükselttiği ve sağ-sol liberal odakların modalaştırdığı fikirlerin etki alanında üretime geçmesi pek de düşük bir ihtimal değil. Tarih ilmi tarafından desteklenmiş bir edebiyat sosyolojisi bu hastalığa entelektüel boyutta "kısmen" çare olabilir. Kısmen diyorum çünkü politikanın sanat üzerindeki vesayeti hiçbir zaman ortadan kalkmaz; yazar politik baskı altındaysa mahzeninde yazar, baskı altında değilse vesayeti reddetmek romancının keyfine kalmıştır. Kant tarzı bir alan ayrımına gitmek bir idealden ibarettir. Roman asla tarih tartışmalarından uzak tutulacak ve tarihe kaynaklığı reddedilecek bir tür değildir. Esas mesele romanda sergilenen tarihsel ipuçlarının peşine düşmektir. Örneğin Tolstoy Hacı Murat' ı yazmasaydı belki de biz bu tarihi karakteri bugünkü kadar önemsemeyecektik. Yine Andre Malraux'nun Altenburg'un Ceviz Ağaçları'nda çizdiği Enver Paşa portresi bugünkü verilerle mukayeseye gittiğimiz zaman Enver'in hayal gücünü anlama noktasında dikkat çekecek ve tarih araştırmacısının ufkunu açacak niteliktedir. Muhtar Awezov'un Abay Yolu'nda çizdiği tarihi-etnografik harita göz kamaştırıcıdır. Biz 19. yüzyıl Rus toplumundaki değişimi Rus romancılardan öğrenmişizdir ki romanlarda anlatılanlar çok defa gerçeklikle uyum gösterir. Mesele sadece kümülatif bilgiye ulaşmak değil dönemin ruhunu anlayabilmektir. Resmi belgeler ve gazete gibi yayınlar birikmiş veri elde etmemize olanak sağlarlar, fakat dönemin ruhunu anlayabilmek için edebi eserlere ihtiyaç duyarız. Nasıl insan-toplum yaratısı olan bir mimari eser, nasıl bir tablo, nasıl bir vazo, kıyafet, madeni para vs. bize dönemle ilgili fikir veriyorsa roman da yazıldığı dönem söz konusu olduğunda bir insan yaratısı olarak fikir verecek değerdedir. Romanın saydığımız eserlerden farkı daha öznel karakterde oluşudur, ama netice itibariyle geçmiş birilerinin-devlet adamlarının, sanatçıların, "sıradan" adamın vs.- öznelliğiyle yaratılmıştır, geçmişin izlerinin yazarın satırlarında saklı olması bu bağlamda oldukça tutarlıdır. Doğru veya yanlış, gerçek veya yalan, izler takip edilmelidir.
|
|
|