
Tekel işçilerinin eylemi, Ankara’nın insanın içine işleyen soğuğunda, karlar arasında devam ediyor. Sıcak evlerimizde televizyonlardan izlerken vicdanlarımızı ezen görüntüler, Avrupalı sendikalar tarafından da izleniyor.
Onlar da bu eyleme destek başlattılar. Türkiye’nin karlar altındaki görüntüsüne işçi eylemlerine karşı Hükümet’in sert tepkisi damgasını vuruyor artık.
Hükümet, önceki günlerde Tekel işçilerinin haklı demokratik eylemleriyle pek de fazla ilgilenmez görünüyordu. Herkeste Hükümet ile Tekel işçileri arasında uzlaşma sağlanabileceği umudu vardı. Ancak günler geçtikçe umutlar tükenmeye başladı.
Hele Avrupa’nın dev işçi sendikaları Tekel işçilerine desteklerini açıklamaya başladıklarından bu yana Hükümetin sert açıklamaları da gündeme oturdu. Eylemin 41. günü dolarken galiba tüm uzlaşma ve diyalog olasılıkları da kayboldu. Sayın Başbakan uzlaşmaz tavrını sürdürürken, Sayın Maliye Bakanı Şimşek de hazine varlıklarının Tekel işçilerine ÇARÇUR ETTİRİLMEYECEĞİNİ söyledi. Bu noktada hemen Hükümet’in ve yerel yönetimlerin diğer uygulamalarına bakarak, hazinenin nerelere nasıl çarçur edildiğini rastgele birkaç örnekle gösterebiliriz. Çarçur etme örneklerinin yıllardır tam gaz yaşandığı ülkemizde sözü fazla uzatıp konuyu dağıtmadan birkaç örnek vermekle yetinebiliriz.
Geçtiğimiz aylarda lüks yat ve gezinti gemilerinden alınan KDV (Katma Değer vergisi) ve ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) sıfıra indirilmişti. Bu vergi sıfırlamaları, üretim ve yani işçi istihdamını açıcı ve arttırıcı önlemler değildir. Sadece devlet gelirlerini azaltır. Ve “çarçur” fiiline girmez mi?
Daha önceki yıllarda altın ve mücevher sektöründe alınan KDV ve ÖTV’ler sıfırlanmıştı. Bu sektörler de üretimi ve işçi istihdamını hiç etkilemez. Sadece devlet gelirlerini azaltır. “Çarçurla” ilgisi görünmüyor mu?
3- “Türkiye, Avrupa’nın otomotiv üretim üssü haline geldi,” diye sevinç çığlıkları atılırken metro hatlarında kullanılan vagonlar Türkiye’de üretilmek yerine İsveç’ten ithal edildi. Dövizler çarçur olmadı mı?
4- İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Metrobüs hattı açtı. Yine metrobüs araçları İsveç’ten alındı. Bu araçlardan bir kısmı düz yollarda çalışabilen araçlar olduğu halde yedi tepeli İstanbul’a nasıl uyum sağlayacağı düşünülmeden satın alınmıştı. Basında yer alan haberlere göre tanesi 1,2 milyon Euro imiş. Bunlar her defasında arıza yaptı, yollarda kaldı ve depolara kaldırıldı. Halk da bunları unuttu gitti. Bu metrobüslere ödenen paraları çarçur edilmiş saymayacak mıyız?
5- Yine İstanbul Belediyesi geçtiğimiz yıl itfaiye teşkilâtını bir taşeron firmaya devretti. İtfaiyeciler demokratik haklarını kullanarak tazminatlarının yok edilmesine karşı eylem yapıyorlar. Belediye konu ile hiç ilgilenmiyor. Gazeteler ise, bu konudaki özelleştirme dolayısıyla Belediye’nin 18 milyon lirasının kaybolduğunu yazıyor. Bunu da çarçur hanesine yazalım mı?
6- Tekel işletmeleri, özelleştirme idaresinin açtığı ihalede 286 milyon dolara satılmıştı. İhaleyi kazanan firma ise, birkaç ay sonra aynı işletmeleri tam 968 milyon dolara bir başka firmaya satmıştı. Aradaki bu korkunç fark apaçık bir çarçur değil mi?..
Bu çarçur örnekleri öylesine uzatılabilir ki, saymakla bitmez. Ama işin özetini söylemek belki de daha anlaşılabilir olacaktır. Yapılan her özelleştirme, aslında çarçur etme faaliyeti sayılsa yeridir. Çünkü her özelleştirmede devlete gelir sağlayan bir kamu işletmesi satılmakta, bu işletme dolayısıyla kazanılmakta olan sürekli gelir yok edilmekte, ucuz ya da pahalı olmasına pek aldırılmadan bir kerelik ana/para elde edilmekte ve bu para da muhtemelen borç kapatmakta kullanılmaktadır…
Özelleştirmeler çoğaldıkça devletin gelirleri azalmakta, bütçe açıkları artarken, halkın sosyal güvenliğinde kısıntılar yapma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Belki de şöyle diyebilir miyiz:
Aslında her özelleştirme, kamu işletmelerinin elden çıkarılması demektir. Kamu işletmelerinin, halkın emek birikimi ile oluştuğunu ve işletildiği düşünüldüğünde özelleştirmenin esasının, halkın çarçur edilmesi olduğu açıklıkla ifade edilebilir…